1 uluslararası komünist

Komünist Enternasyonal’in İkinci Kongresi, 19 Temmuz 1920’de, Komünist Enternasyonal Yürütme Komitesi Başkanı Grigori Zinovyev tarafından Petrograd’da açıldı. Festival, 24 Temmuz-30 Temmuz tarihleri arasında gerçekleşecekti. Dersim Ovacık’taki 1. Uluslararası Ovacık Sanat Günleri festivaline il ve ilçe mülki yetkilileri tarafından son anda “programın yoğunluğu” ve “etkinliklerin açık alanlarda” yapılacak olması gibi keyfi gerekçeler ileri sürülerek izin verilmedi. Resmi adı “Komünist Enformasyon Bürosu” olan 1947’de Sovyetler Birliğinin önderliğinde kurulan ve 1956 yılına kadar etkinlik gösteren uluslararası komünist örgüt. Büro Eylül 1947’de SSCB, Çekoslovakya, Macaristan, Bulgaristan, Polonya, Romanya, Yugoslavya, Fransa ve İtalya komünist partilerince Polonya’da kurulmuştur. Ovacık Belediyesi, 24 Temmuz ile 30 Temmuz arasında 1. Uluslararası Ovacık sanat Günleri festivali düzenliyor. İlk kez düzenlenecek olan bu festivalde müzik, sinema, tiyatro, resim, heykel, felsefe, sosyoloji, kadın, çocuk ve sağlık atölyelerinde çalışmalar yürütülecek. Uluslararası Komünist Hareket 1954-1956 yıllarından bu yana Titoizm ve Stalin’in devrimci politikalarının eleştirilmesi vb. gerekçeler ile bölündü, parçalandı ve birçok parti kendini izole edilmiş bir durumda buldu. Bazı partiler çok kısıtlı deneylere sahip olsalar da, hiçbir parti bir birlik sürecini başlatacak deneyim ... Uluslararası Komünist Harekete ve Kardeş Komünist Partilere! Yoldaşlar; 1.Kongremiz, bu sorumluluğun önemini uluslararası komünist hareketin Başkan Mao’nun ölümü sonrasında, Çin’de kapitalist yolcuların bir darbeyle iktidarı ele geçirmesi ve sosyalizmde yaşanan geriye dönüş sonrasında, kimi ülkelerde yaşanan halk ... Bundan tam 100 yıl önce, 10 Eylül günü, bugün Azerbaycan’ın başkenti olan Bakû’de düzenlenen bir kuruluş kongresi ile Türkiye Komünist Fırkası (TKF) kuruldu. Bu, işçi sınıfımız açısından tarihi bir olaydı. Çünkü işçi sınıfı için bütün burjuva düzen partileri karşısında kendine özgü bir siyasi partiye sahip olmak sınıf mücadelesinin sağlıklı ... ‘Komünist’ belediye Ovacık’ta 1’inci Uluslararası Sanat Günleri 11/07/2017 12:49 ‘Komünist’ başkanı Mehmet Fatih Maçoğlu yönetimindeki Dersim’e bağlı Ovacık belediyesinde 1’inci Uluslararası Sanat Günleri düzenlenecek. Uluslararası ilişkiler disiplini genel manada üç bilim dalından oluşur: 1) Siyasi Tarih. 2) Uluslararası Hukuk. 3) Uluslararası Politika. Uluslararası ilişkiler, uluslararası sistemin güç mücadelesini tarihsel süreklilik içinde değişen egemen güçlerin ideolojik, siyasal ve ekonomik taleplerini yansıtır. Komünist Sağ Muhalefet (KPO), uluslararası devrimci stratejinin en önemli sorunlarını görmezden geldi ve bu ne yazık ki SAP önderliğinde kendisini oldukça olumsuz bir şekilde yankısını bulmaktadır. 15.

Türkiye cumhuriyeti üzerinde oynanan büyük oyun

2020.07.25 23:11 AllahyokDindogru Türkiye cumhuriyeti üzerinde oynanan büyük oyun

Türkiye cumhuriyetinin en aydın kesimi olarak sizelere eksisözlük kullanıcı olan 24 yaşında bir üniversite öğrencinin devletin ileri gelen bakan başbakan cumhurbaşkanlarının ortak yönleri ifşa eden bi arkadaşımızın içeriğini paylaşmak isitiyorum. Bu içerik ekşisözlükten kaldırılmıştır. En son içeriği okuduğum da favı iki bin kusurdu. Sizlerin de yorum ve görüşlerini almak ve üzerinde tartışmak için bıraya aktarma kararı aldım.
1*bülent ecevit ve deniz baykal'ın rockefeller bursu ile amerika'da çalışması...
rockefeller demişken, rockefeller 1928 yılında vehbi koç'la işbirliği yaparak standart oil petrol şirketinin yerel temsilciliğine getirilmiştir. (bkz: #45831991)
2*bülent ecevit harvard üniversitesi'nde henry kissinger'ın yanında 8 ay inceleme yaptı. ilginçtir daha sonra henry kissinger abd'de dışişleri bakanlığı yaptı. o esnada ise ecevit türkiye'de başbakanlık yapıyordu. ve tarihler 1974'ü dünyanın ecevit başbakan olarak kıbrıs'a müdahale planını devreye soktu. kissinger ile defalarca görüşme yaptı.
3*süleyman demirel henüz üniversite'den yeni mezun olmuşken 1950 senesinde abd'ye gidip araştırmalarda bulundu. döndü, 1953'te seyhan barajı proje müdürü oldu. bu dönemde adnan menderes'in dikkatini çekerek çok erken yaşta dsi barajlar dairesi başkanlığına getirildi. 1955'te dsi genel müdürü oldu. akabinde eisenhower bursu ile tekrar amerika'ya gitti. döndü, bir kaç sene sonra dünyaca ünlü morrison şirketinin yerel temsilcisi seçildi (bkz: morrison süleyman) ardından siyasete atıldı, 1964'te celal bayar'ın da büyük gayreti ile genel başkan seçildi. yılların süleyman demirel'i işte böyle paraşütle en tepeye iniş yaptı.
4mehmet şimşek'in aynı zamanda ingiliz vatandaşı olması... 2007 senesinde akp'ye karşı girişilen sosyal-ekonomik-askeri baskıdan sonra yaşanan seçimleri akp %47 oy oranı ile kazandı. bu seçimlerden önce hükümet heyeti ingiltere ziyaretinde bulunmuştu. ziyaret esnasında exeter üni. mezunu mehmet şimşek her nasıl olduysa hükümetin dikkatini çekti. ar1bülent ecevit ve deniz baykal'ın rockefeller bursu ile amerika'da çalışması… rockefeller demişken, rockefeller 1928 yılında vehbi koç'la işbirliği yaparak standart oil petrol şirketinin yerel temsilciliğine getirilmiştir
dından seçimde milletvekili olarak gösterildi. milletvekili seçildi. ve hemen ekonomiden sorumlu devlet bakanı yapıldı. sanki birileri mehmet'i bakan yapın dercesine...
*exeter üniversitesi demişken, eski c.başkanı abdullah gül de o okulda okudu. ardından islam kalkınma bankasında görevlendirildi. exeter üniversitesi'nin anlam ve önemi için: buyrun
5*exeter'li diğer türkler: fehmi koru (gazeteci) durmuş yılmaz (eski merkez bankası başkanı) şükrü karatepe (refahlı belediye başkaı) ekmeleddin ihsanoğlu (çatı adayı)
6*ali babacan'ın fulbright bursu ile okumuş olması. fulbright bursunun anlam ve önemi için: buyrun
7*dipnot: amerikan burslarının anlam ve önemine binaen:
--- spoiler ---
"1975 yılı. richard podol aıd (uluslararası kalkındırma örgütü) uzmanı.. amirlerine yolladığı türkiye raporunda bakın neler diyor:
“yirmi yıldan fazla bir zamandır türkiye’de faaliyette bulunan amerikan yardım programı bir zamandan beri meyvelerini vermeye başlamıştır. önemli mevkilerde amerikan eğitimi görmüş bir türk’ün bulunmadığı bir bakanlık ya da bir iktisadi kamu kuruluşu hemen hemen kalmamıştır. bu kimseler halen bulundukları örgütte ‘ilerici güç’ niteliğini taşımaktadır. genel müdür ve müsteşarlık mevkilerinden daha büyük görevlere kısa zamanda geçmeleri beklenir. aıd bütün gayretleri bu gruba yöneltilmelidir.
geniş ölçüde türk idarecilerini indoktrine etmek gerekir. burada özellikle orta kademe yöneticiler üzerinde durmak yerindedir. amaç, bunlara yeni davranışlar kazandırmaktır. bu grubun yakın gelecekte yüksek sorumluluklar mevkilerine geçecekleri düşünülürse, bütün gayretlerin bu kimseler üzerinde toplanması mantık açısından doğrudur." --- spoiler ---
8*turgut özal'ın demirel tarafından bürokratlığa getirilmesi... çok ilginçtir, basit ve sade bir hayatı olan özal semra hanım'la evlenmesinin ardından amerika'ya texas tech üni'ye gidip araştırmalarda bulundu (yazar notu: abd'ye gidip araştırmalarda bulunanlar nedense ilerde hep başbakan oluyor) dönüşte birden elektrik işleri etüd idaresi müdürü olan özal ardından demirel'in danışmanlığına peşinden de dpt müsteşarı yapıldı ve akabinde dünya bankası sanayi danışmanı olması için abd'ye davet edildi. demirel'in yanı sıra erbakanla da çalışan özal milletvekili adayı gösterildi. seçilemedi. tekrar dpt müsteşar vekili yapıldı. ardından batı ülkeleri türkiye'den bazı "ekonomik hamleler yapmasını istedi" demirel önce direndi sonra kabul etti, bu hamleleri yapması için de turgut özal'ı başbakanlık müsteşarı yaptı. böylece özal çok önemli 24 ocak kararlarının mimarı oldu. ardından darbe oldu. 22 ay boyunca bülent ulusu idaresindeki darbe hükümetiyle çalıştı. sonra demokratik seçimlere giren 3 partiden biri oldu. diğeri ise mdp'nin başkanı turgut sunalp'ti.
9*turgut sunalp demişken... turgut özal 1983 seçimleri için kenan evren'in izin verdiği üç liderden biridir. diğerleri turgut sunalp ve necdet calp'tır. turgut sunalp 1948'de abd'ye gönderilen 16 subaydan biridir. bu subaylar abd'ye nato kapsamında eğitim almaları için gönderildi. her biri geri gelince çok önemli vazifeler üstlendi. örneğin 16 subaydan 14'ü 1960 darbesinde etkin rol aldı. 60 darbesinde rol almayan iki isim ise danışkarabelen ve turgut sunalp'ti.
10*danış karabelen demişken... o da 1953'te sona eren kore savaşına katılan türk komutanlar arasındaydı. nasıl olduysa danış karabelen savaştan sonra cia tarafından üstün hizmet belgesi aldı. savaşı amerikan genel kurmayı yaptı ama belgeyi ne hikmetse cia verdi. ardından türkiye nato'ya girdi, karabelen orgeneralliğe yüksedi ve daha sonra "kontrgerilla, türk gladyosu ve ergenekon" olarak bilinen "özel harp dairesi" isimli yapılanmayı bizzat kurdu.
11* 16 subaydan 2'si 1960 darbesine katılmadı demiştik, 14'ü katıldı. evet. onlardan biri de tanıdık bir sima: alparslan türkeş. türkeş darbe bildirisini 27 mayıs cuma günü sabah 5:25 sularında okuyan kişidir. cümlelerini tamamlarken "nato ve cento'ya bağlıyız" diyordu türkeş.
12* nato ve centoya bağlıyız cümlesi türkiye'de yaşanan darbelerin tümünde kullanılmış bir cümledir. 1980 darbesi'nin de sonunu süslemiştir. netekim 12 eylül'de yapılan darbeden sadece iki hafta sonra nato genelkurmay başkanı türkiye'ye geldi ve kenan evren'le görüştü, akabinde rogers planı devreye girdi. rogers nato genelkurmay başkanıydı ve kenan evren'i "yunanistan'ın nato'nun askeri kanadına geri dönmesine onay vermesi için" ikna etmişti. 1974'te yaşanan kıbrıs müdahalesi ile yunanistan natodan ayrılmış 1977 ise geri dönemk için başvurmuştu. fakat geri dönebilmesi için tüm üyelerin onayına ihtiyacı vardı. türkiye ise onay vermediği için yunanistan geri dönemiyordu. bu türkiye'nin en büyük kozlarından biriydi. fakat kenan evren darbeden sadece 1 buçuk ay sonra yunanistan'ın nato'ya dönmesinek koşulsuz izin vermiştir.
13* nato'ya geri dönmek demişken. aslında yunanistan ile nato'dan ayrılan bir ülke daha vardı. o da fransa. fransa da nato'nun akseri kanadına geri dönmek istedi. onu da akp kabul etti. halbuki fransa 2001 senesinde saddam türkiye'yi tehdit ettiğinde türkiye'nin sınırına döşenmesi gündemde olan patriot'lara müsaade etmemiştir.
14* saddam demişken, saddam'ın humeyni'yi öldürmesi için kurulan 15 kişilik amerikan özel suikast grubunun bir üyesi olduğunu biliyor muydunuz?
15* akp demişken... akp'nin 17 aralık sürecinde sıkça adını duyduğumuz değerli dostu yasin el kadı var biliyosunuz. bu kişi aslında te 2001 senesinde abd tarafından usame bin ladin'in adamı olduğu için terörist ilan edilmiştir. daha sonra tüm mal varlığı dondurulmuştur.
16* üsame bin ladin demişken... üsame bin ladin, rusların afganistan'ı işgale kalkışmasının ardından amerika'nın "rus işgalini önlemek için müslüman grupları silahlandırmak" politikası nedeniyle doğmuş bir güçtür. usame bin ladin & brzezinski
17* brzezinski eski abd başkanlarından carter'ın danışmanı. ruslara karşı müslüman grupları silahlandırma politasının mucidi ve el kaide'nin mimarı. 2007'de obama'yı destekledi. 2012 yılında ise "abd yanlış yaptı, gerekli hazırlıklar yapmadan suriye'ye saldırmak hataydı" diye beyanat verdi. dikkatinizi çekerim, yıl 2012... haber sonra dış destekli ışid kuruldu ve palazlandı. şimdi ise ışid'e müdahale için suriye'ye müdahale gündemde. mevzuyu çakozladınız dimi?
18* brzezinski ile bu düşünceyi paylaşan bir diğer çok önemli dış politika uzmanı ise morton abramovitz. kendisi daha beyoğlu ilçe başkanı iken tayyip erdoğan'la abd'de görüşmüş bir kimse. bunu bizzat çok önemli bir iş adamından dinledim. bu iş adamının ismini söylemem fakat tayyip erdoğan'la beraber top oynamış olduğunu söyleyebilirim. abramovitz o sıralar abd ankara büyükelçisiydi. görüşmeyi ruşen çakır ayarladı. bu bahsettiğim türkiye görüşmesi. az yukarıda bahsettiğim ise "abd" görüşmesi. tayyip erdoğan bu görüşmeden sonra "abd'ye giderek temaslarda" bulunmuştur.
19* morton abramowitz ve graham fuller bu tarihten sonra sürekli refah'ı incelemeye almış. analizlerde bulunmuş ve siyasal islam=türkiye'nin geleceği tesbitine varmışlar. bakın yıl 1995, o dönem siyasal islam bırakın iktidar olmayı, parti kuramıyorlar, sürekli saldırı yiyorlar, partileri kapatılıyor, belediye başkanları içeri atılıyor, 28 şubat döneminde kıyıma uğruyorlar. ama graham fuller ve morton abramovitz siyasal islam=türkiye'nin geleceği diyor. neyse. bunu ben söylemiyorum, 1996 aydınlık da söylüyor: link
20* abd'ye gidip görüşmeler yapan erdoğan, ve exeter'li abdullah gül her nedense parti içinde farklı bir konuma geliyor: buyrun konuşma içinde dikkatinizi çekti mi bilmem, bir de fehmi koru lafı geçiyor. fehmi koru'nun da exeter'li olduğunu söylememe gerek yok sanırım. aynı zamanda koru, bilderberg toplantılarının da katılımcısı. bilderberg ne mi? o da başka zamana.
Kaynak https://web.archive.org/web/20160213151954/https://eksisozluk.com/entry/45841898
21* en son bilderberg deyip bırakmıştım. fakat bilderberg konusunu bir süre daha askıya alıp "siyasal islam" konusunu açıcam. zira onunla ilgili çok mesaj gelmiş, konuyu zihninde oturtamayanlar olmuş. en baştan kısaca alıcam. iran'daki en sık kullanılan isimlerden biri hatta birincisi reza yani rızadır. dünya kupasında iran milli takımının maçını izleyenler görmüştür zaten, sahada 5 tane rıza vardı. bu rıza isminin fazla olmasının nedeni rıza pehlevidir. rıza pehlevi 1925'te iran'ın başına geçen kişidir. o dönemde ruslar'ın iran üzerinde kapitalist faaliyetleri bulunuyordu. bu nedenle rıza pehlevi rus baskısını azaltmak ve iktidarını sağlamlaştırmak, hakimiyetini sağlamak yani koltuğunu korumak için ingilizlerin kucağına düşmek zorunda kaldı (1). iran bu nedenle ingilizlerle çok içli dışlı bir ülke oldu. ardından rıza han 1925'te kendisini şah ilan edip krallığa geçince otoriterleşti. zamanla kendisine muhalif olanlar arttı. ve sonunda musaddık isimli bir devlet görevlisi kendisine isyan bayrağı çekti. neticesinde başbankalığa kadar geldi. gelir gelmez de "iran petrollerini millileştirdi." ve böylece ingilizler artık iran petrolünden para kazanamamaya başladı. şimdi bir parantez açıyorum. "petrolü millileştirmek" bir liderin işleyebileceği en büyük suçtur. ve siz petrolü millileştirirseniz işte o zaman kapitalist düzen sizi baş düşman ilan eder. ve öyle de oldu, musaddık devrildi. roseevelt'in yeğeni, cia görevlisi kermit rosevelt birkaç milyon dolarlık bütçeyle iran'a giderek musaddık karşıtı örgütleme yaptı, ve musaddık kısa sürede devrildi. daha sonra abd "cia görevlisini gönderirsek ve yakalanırsa o zaman devlet suçlanır bu yüzden artık cia görevlisi göndermek yerine sivil toplum kuruluşları kuralım ve onların görevlileri gönderilsin, yarın bigün yakalanırlarsa da bizim başımız yanmaz" diyerek ondan sonra main gibi, imf gibi, otpor gibi kuruluşları ülke içinde finanse ederek hükümetleri düşürmeye başladı(2) neyse. musaddık gidince petrol yeniden ingilizleştirildi. rıza'nın oğlu rıza pehlevi ülkeyi 79'a kadar idare etti. işte tam da o sırada iran'da bir islam devrimi gerçekleşti. bursa'da sürgünde olan humeyni ırak'a oradan da fransa'ya sürgün edildi. ve arkasında büyük bir halk desteği olan humeyni geri döndü. rıza pehlevi ülkeyi terk etti. bikaç gün sonra ise iran'da batının kontrol edemediği bir devlet kuruldu: iran islam devleti. batılı ülkeler iran tarzı şeriat düzeniyle yönetilen ülkelerin petrolüne kaynaklarına öyle kolay el atamıyordu. bu durumun diğer ülkelerde de yaşanmaması için önce ırak'ı yani saddam'ı iranla savaştırdılar. ama daha sonra saddam iranla savaşı sonlandırıp, ülkesinde güçlenince abd'nin himayesindeki kuveyt'e saldırdı. saddam kontrol edilemez hale geldi. mısırda da geçmişte nasır isimli lider batıya baş kaldırmıştı.
özetle batı islam ülkelerinde kukla hükümetler tesis ediyor, ülkenin kaynaklarını sömürüyordu. fakat sonra kukla, pinokyo misali kendisini "gerçek biri" sanmaya başlayınca kontrolden çıkıyor ve batının sömürüsü baltalanıyordu. bazen de ülkenin dinamikleri bu kukla yönetimlerden şikayet ederek musaddık gibi liderleri başa getiriyordu. işte batı "kukla liderler" tesis etmek yerine, bu ülkeler için bir model oluşturma ve diktatörleri değil sistemi kendisine bağlamanın daha iyi olacağını düşündü.
bu düşünceler, 1980'lerde rand corporation isimli kuruluşlar aracılığıyla raporlandı, bir çok cia görevlisi bu konularla alakalı olarak makaleler yazdı. ve nihayetinde siyasal islam denilen kavramla birlikte batı yanlısı, sömürge islam devleti oluşturabilmek için ortaya bir proje atıldı. bu projeyi aslında siz çok iyi biliyorsunuz, adı (bkz: büyük ortadoğu projesi).
devamı gelecek.
devam... öncelikle bu sabah yazdığım yazının içeriğine ilişkin bazı kısımlara yeni maddelerle açıklama getiricem.
22* rıza pehlevi'nin ingiltere'nin kucağına düştüğünü söyledim. bu söylediğim olayın bir benzerini de türkiye yaşadı. 1950 seçimlerinde dp %52 oyla meclisin nerdeyse %80'ini eline geçirdi. akabinde türkiye'de bir bolluk yaşandı. fakat bu bolluğun nedeni yapılan marshall yardımlarıydı. dış politikada ise önemli şeyler oluyordu. beş sene önce 1945'te yalta'da dünyanın üç büyük lideri bir araya geldi. . ve yalta konferansı gerçekleşti. konferans bitince garip birşey oldu. stalin durup dururken ağrı kars ve artvin bölgesinde hak iddaa etmeye başladı. türkiye'de bir tür "komünist tehlikesi" yaşanmaya başlandı. menderes döneminde bu algı arttı. "bacımızı kamusallaştıracaklar" türünden laflar çıktı. ülkede "komünizm'den kurtulmak için" abd ile ittifak yapmalıyız türünden fikirler ortaya atıldı. bazılarının çok sevdiği said nursi bile "islam'ın düşmanı komünizmdir, abd de onlarla savaştığı için islamı koruyor, türkiye abd ile birlikte olmalı" türünden laflar etmeye başladı. dp mitinglerine katıldı. neticede türkiye 1952'de natoya girdi. bunun bedeli kore'de savaşan ve ölen türk askerinin kanıydı. türkiye menderes dönemi ile amerikadan ithal traktörlerle tarım cennetine döndü, bu üretim malları kore'de savaşan ülkelere satıldı. türkiye deyim yerindeyse tahıl ambarıydı. ve ekonomi iyiydi. fakat savaş bitince, enflasyon arttı. dış borç bulmak için menderes ülke ülke dolaştı. 1952'de özel harp dairesi kuruldu. önceki yazıda bahsetmiştim, daniş karabelen önderliğinde kurulan bu teşkilat sayısız problem ve olaya neden oldu. türkiye'de yollar ve binalar yaptı. "nato yolu" denilen yollar bu dönem yapıldı. nedeni ise basitti. sovyet saldırısına karşı teçhizatların taşınabilmesi için geniş ve sağlam yollar gerekiyordu. türkiye taviz verecek ve karşılığında yarımla, sovyet tehlikesinden korunacaktı. çok ilginçtir nato belgeleri yıllar sonra ortalara saçıldığında bir belgede olası komünist savaşında natonun planlarının neler olacağı yer alıyordu. bu plana göre nato savunma hattını sofya-belgrad arasına kuracaktı. bu şu demekti, olası bir işgalde nato orduları ne karsı, ağrıyı ne de anadoluyu, istanbulu koruyacaktı. bırakın türkiye, yunanistan bile terk edilerek savunma hattı sofya-belgrad'a çekilecekti. natonun korunacak bölgeler listesinde türkiye yer almıyordu. aptal yerine konuştuk. geçelim. 1950-55 yılları arasında abd'nin de yardımlarıyla türkiye bahar havasında yaşandı. fakat sonra ekonomik sıkıntılar nedeniyle her geçen gün daha da batağa saplantı. ve amerikan yardımları alabilmek için abd ile bir takım gizli ikili anlaşmalar imzalandı. her anlaşma ile biz de iran gibi kucağa düştük. ve en sonunda menderes abd'den beklentilerini karşılayamayınca sovyetler birliği ile iş birliği için görüşmeye başladı. ve haziranda yapılması kararlaştırılan görüşmelerden bir ay önce, mayısta darbe gerçekleşti. menderes'in amerika, eski müttefiki için kılını kıpırdatmadı.
23* kermit rosevelt'in darbesi bir abd planıydı ve musaddık'ın ingilizlere koklatmadığı petrolun intikamını cia almıştı. ama bu operasyon sonrasında abd bir ders çıkardı. dış operasyonlar kesinlikle devlet tarafından yapılmamalıydı. riskliydi. bu yüzden bir takım ngo'lar. yani hükümet dışı örgütler kuruldu. bunların en başında imf gelir. sonra main, otpor ve george soros gibi yatırımcıların kurduğu vakıflar kuruldu. bu vakıfların çalışma prensibi basitti, önce ülkelerle iyi ilişkiler ve iş adamları ile başarılı ticaret anlaşmaları kurulur ardından ülke içinde vakıflar açılır. bu kurumlara sağlam paralar finanse edilir ve bu paralarla medya, devlet kurumları, istihbarat şubelerinde adamlar satın alınır. ardından bazı sosyal olaylar hedef alınarak çeşitli prostestolar başlatılır. bu protestolarda görevlendir.ilen provokatörler olayların büyümesini sağlar, basın devreye girerek hükümet yıpratılır, önemli yazarlar ve iş adamları baskıyı artırır ve devlet kademelerindeki muhbirler bir takım belgeler yayınlayarak hükümeti iş yapamaz hale sokar. sonucunda hükümet kanlı olaylar ve medya baskısı ile düşmek zorunda bırakılırdı. kermit 1953'te iranda, otpor yugoslavyada, açık toplum vakfı ise çekoslovakyada bunu güzelce başardı. bu tip kurumlar kendi internet sitelerinde ülkede harcanan parayı bir gurur abidesi gibi yazarlar ve biz insalığa bu yıl şukadar para harcadık diye övünürlerdi. 2011 senesine kadar finanse edilen paralar her yıl yayınlanırdı. daha sonra arap baharı ile bu uygulamayı bir çok vakıf kaldırdı. hiç unutmuyorum, 2000 yıllarında tunus'a yıllık 10,000 $ yardım yapan bir sivil toplum örgütü, 2005'ten itibaren miktarı 400,000 dolara kadar çıkarmıştı. sadece tunus değil, birçok ülkede olayların çıkması için binlerce dolar o ülkelere akıtılmıştı. türkiye'de 2011 yılında bir sivil toplum örgütü tam 2milyon dolara yakın para akışı sağladı. basında soros ile ciddi şekilde ilişkisi olduğu iddia edilen bir sivil toplum örgütünün ise mütevelli heyetinde bir partinin genel başkanı bulunur. ilginçtir, bu kişinin adını iyi tanıyoruz: kemal kılıçdaroğlu. şaşırmayın.
24* az önceki maddede, danış karabelen önderliğinde kurulan özel harp dairesi'nden bahsettim. 1974'te ecevit ve erbakan hükümeti (chp ve mhp'nin ittifakına şaşıranlar yeniden okusun, tee 74'te erbakan chp ile ittifak yaptı. erbakan kimin hocası, biliyoruz dimi?) kıbrıs'a çıkarma yaptı. türkiye ve abd'nin arası açıldı. türkiye adanın tamamı için yola çıksa da yarıda bıraktı ve çekildi. fakat abd kızmıştı. ülkede bir takım krizler yaşanmaya başladı. çok açık bir şekilde demirel'in adalet partisi'nin mensupları ve bağlı bulundukları esnaf, tüccar, bakkal, perakendeci depoda malları bulunmasına rağmen "mal yok" diyerek stokçulğa başladı. bu şekilde hem daha çok kazandılar, hem de siyasi olarak chp'yi güzelce yıprattılar. fakat chp amerika'ya dik gitmeye devam etti. dünya haşhaş üretiminde söz sahibi olan abd türkiye'de haşhaş üretilmesini istemiyordu. türkiye'de haşhaş ekimi yasaktı. ama ecevit 1974'te haşhaş ekimini serbest bıraktı. edirnede bulunan ve sovyet topraklarını gözetleyen amerikan üstlerini kapattı. imf ile ilişkileri kesti. bir suikast yaşadı ve kurtuldu. 1 mayıs 1977'de yaşanan olaylardan sonra özel harp dairesi'nin varlığından haberdar oldu. o sıralar başbakan değildi ve bunu cumhurbaşkanı korutürk ve demirel'e anlattı. daha sonra bu bilgiyi açıkça meydanlarda dile getirdi. "devlet içinde, fakat devletin bilgisi ve denetimi dışındaki bir örgüt var" dedi. bunun üzerine 1977 seçimlerinden önce izmir'de kurşunlandı. suikastçi çok yakından vurdu. ama sadece yaraladı. amacı öldürmemekti. bu bir uyarıydı. ecevit seçimlerde %42 oy aldı. başbakan oldu. konuyu bu kez genelkurmay başkanına açtı. o kişi kenan evren'di. sonuç alamadı. olayı yargıya intikal ettirdi. savcı doğan öz olayı araştırmaya başlamıştı. önce bir rapor hazırladı.
--- spoiler ---
şiddet olayları, anarşik eylemler olarak nitelendirilebilecek kadar basit değildir. amaç, demokrasi umudunu yok etmek; onun yerine faşist düzeni gündeme getirmek ve bütün unsurlarıyla yürürlüğe koymaktır. böylece abd ve çokuluslu ortaklıklar, ortadoğu sorununu büyük ölçüde çözmek amacını gütmektedirler. bize göre bu sonuca ulaşmada cıa, kontrgerilla gibi gizli örgütlerin yönlendirmesi vardır. bu örgütler, devlet aygıtını geniş ölçüde kendi amaçlarına uygun şekle dönüştürerek demokrasi düşmanı akımları iktidar yapmayı öngörmüşlerdir. --- spoiler ---
dedi. sonra, ne acıdır, 1978'de kurşunlanarak öldürüldü. katili ülkücüydü. millete zarar veren örgüt milleti seven savcıyı milliyetçiye vurdurmuştu. tirajikti. oyun büyüktü. önce ecevit, ardından savcı öz... ecevit kontrgerilla meselesini kazıdıkça olaylar arttı. maraş katliamı patlak verdi. hergün yüzlerce genç olaylara karıştı, yaralandı, öldü. peşinden yeniden stokçuluk baş gösterdi. türkiye'nin arası abd ile kötüydü, imf ile anlaşma yapılmıyordu, ecevit bunun üzerine 1975'te bilderberg toplantısına katılmış fakat borç verecek banka bulamamıştı. daha sonra ecevit'e toplantı çıkışında "ne konuşulduğu" sorulmuştu ve ecevit "bu toplantılarda neler konuşulduğunu anlatmam demek başbakanlıktan istifa etmek" diye cevaplamıştı. neticede enflasyon %100'ü aştı. kredi yoktu, abd ambargo uyguluyordu. acıdır, o günlerde abd'nin ambargosunu delerek türkiye'ye sadece bir tek lider yardımda bulundu. o kişi kaddafiydi ve türkiye bu iyiliğin karşılığını 2011'de nato ile kaddafiyi tahtından indirererek ödemişti. ecevit abd'ye kafa tutmanın, imf ile ilişkileri kesmenin, kıbrıstaki vatandaşları korumanın, kontrgerilla'nın üzerine gitmenin cezasını böyle ödüyordu. tüsiad o dönem her gün tam sayfa ilanlar vererek ecevit'i eleştiriyordu. iş adamları kontrgerilla'ya ve amerika'ya kafa tutan adamdan değil, onun düşmanlarından yanaydı. ecevit abd'ye gitti. temaslarda bulunmak istedi. ülkeye döndü ve en sonunda bitirici vuruşu dünya bankası yaptı. dünya bankası tarafından hazırlanan raporda türkiye'nin ekonomisinin bitik halde olduğu, ağır sanayi hamlesini erteleyip tarımla ilgilenmesi gerektiğini, bu hayallerden vazgeçmesini ve sürekli develüasyon yaparak kendi parasının değerini sıfıra indirmesini söylüyordu. dünya bankası raporu adeta türkiyeye "siz büyük ülke olma sevdasını bırakın, buğday yetiştirin" diyordu. dünya bankasının bu raporunu yazan isimse kimdi biliyor musunuz? biliyorsunuz. bu isim kemal dervişti! ve ecevit hükümeti düştü. başbakan demirel oldu. demirel 24 ocak 1980 tarihinde dünya bankasının istediği tüm kararları aldı. kararları hazırlayan yani dünya bankasının dediğini harfiyen yapan kişiyi de tanıyorsunuz aslında, o isim de 1971-73 yılları arasında dünya bankasında danışmanlık yapan turgut özal'dı.
25* haşhaş demişken, türkiye'de haşhaş ekimini yasaklatan kişi nihat erim'dir. nihat erim, 1970'te yaşan muhtıra üzerine demirel'in başbakanlıktan istifa etmesinin ardından askerin başbakan olarak atadığı kişidir. eski chp'lidir. hatıratında bu olaylar yaşanmadan önce amerikan diplomatlarla gittiği bir yemekte içkiyi fazla kaçıran bir amerikan diplomatın şakayla karışık "ilerde başbakan olacaksın" dediğini yazmıştır. nihat erim daha sonra temmuz 1980'de darbeden birkaç ay önce suikast sonucu öldürüldü.
26* belki dikkatinizi çekmiştir, yazının başında dp %52 oyla meclisin %80'ini aldı dedim. bu doğru bir bilgi. çünkü o zamanki seçim sistemine göre bir ilde yüksek oy alan parti vekillerin tamamını alıyordu. kırşehir hariç. menderes kırşehiri bir türlü alamıyordu. en sonunda pes etti ve kırşehirin il statüsünü kal.dırdı. kırşehir menderese oy vermediği için ilçe olmuştu söz gelimi istanbuldaki seçimlerde demokrat parti 1 oy fazla aldıysa vekillerin tamamı demokrat partiden çıkıyordu. bu sistemi getiren kişi ismet inönüdür. ismet inönü ülkede demokratik seçimlerin yapılmasını ve çok partili hayatın tesis edilmesini istiyordu. çünkü bunu yapmazsa marshall yardımlarından faydalanamayacağı, yardımların sadece demokratik ülkelere yapılacağı söylenmişti. ismet paşa bu ülkenin kurucularından, totaliter ve eski bir devlet adamıydı. batı, yani sistem onu kolayca makasa alamazdı. bu yüzden batı inönü yerine daha yeni ve tavizkar bir kişi istiyordu. bu yüzden ülkede seçimlerin yapılması ve çok partili hayatın gelmesi gerekiyordu. 1946 seçimlerinde chp yüksek oranda oy almasına rağmen seçim sistemi çok adaletsizdir. bu nedenle batı bu sistemi kabul etmedi. marshal yardımı küçük çapta yaşandı. inönü seçimlerin ardından sistemi biraz daha gevşetti ve yukarıda bahsettiğim hale getirdi. nasılsa ben kazanırım diye düşündüğü için bu adaletsiz sisteme güveniyordu. beklediği gibi olmadı. seçimi demokrat parti kazandı. ve chp %47 oy almasına ufak bir milletvekili grubu ile kaldı.
27* demokrat parti'nin kurucuları celal bayar ve menderes eski bir chp'lidir. yıllarca chp'de çalıştılar ve inönü'nün "toprak reformu" fikrinin ardından parti içi muhalefete başladılar. inönü büyük toprak ağalarından toprakların alınmasını ve köylülere verilmesini, köylülerin bu toprağı işleyerek hem tarım alanında gelişme sağlanmasını hem de feodal ağalık düzeninin son bulmasını hedefliyordu. bu yüzden toprağı alan köylüler toprağın sahibi olacak fakat toprağını 15-20 yıl gibi bir süre satamayacaktı. böylece köylüler ağaların marabaları olmaktan kurtulacak, feodal düzen sona erecekti. ama büyük toprak ağalarından olan menderes ve celal bayar bu reformu pek sevmemişti. ayrıca bu kişilerin yanında bulunan büyük toprak ağaları bulunuyordu. bu reform girişimi yüzünden menderes ve arkadaşları parti içi muhalefete başladılar. inönü ise çok partili hayata geçerek yardım almayı düşündüğünden menderes ve arkadaşlarına parti kurmalarını önerdi. böylece demokrat parti kuruldu. toprak reformu ise unutuldu gitti. türkiye'de 1980'lere dek ağalık sistemi sürdü. güneydoğuda ise hala sürmekte. ağalık sisteminden kaçan köylü sınıfı büyük şehirlere gelerek gecekondu bölgelerini oluşturdu. günahı menderes ve arkadaşlarının boynunadır.
bugünlük de bu kadar... aslında siyasal islamdan bahsedecektik ama konu nerelere geldi. dallanıp budaklandı. neyse, o da bir dahaki sefere artık.
Kaynak <https://web.archive.org/web/20160723005729/https://eksisozluk.com/entry/45885620
28* menderes döneminde türkiye'nin kucağa düştüğünü söyleyince itiraz edenler olmuş. dedesi ninesi olanlar gidip sorabilir: eskiden okullarda süt tozu verilir, çocuklar süt tozundan yapılan sütleri içerdi. devlet bunları bedava verirdi. çünkü türkiye'de muazzam bir süt tozu bolluğu vardı. süt tozunu amerika üretir, türkiye'ye satardı. türkiye tarım ve hayvancılık ülkesi olmasına ve süt bolluğu bulunmasına rağmen abd'den süt tozu ithal eder ve türkiye'de yerli süt yerine amerikan süt tozunu yaygınlaştırmak için okullarda bedava içirirdi. menderes yerli süt üreticisini değil, ithal amerikan süt tozunu desteklemiştir.
29* bugün 17 aralık fezlekesinde yurt dışından gelen misafirler için ayarlanan kadın haberini duyunca anımsadım. 1959'da endonezya başkanı sukarno türkiye'ye geldi. uçkuruna düşkündü. bizimkiler de misafirperverlik namına kendisine lüks nermin'in kızlarından birini gönderdi. sukarno ülkesine döndükten iki hafta sonra belsoğukluğu kaptığını öğrendi.
30* menderes ekonomi bozuldukça sinirleniyor, gürlüyor ve otoriterleşiyordu. eleştiriler ve muhalefet artınca tahkikat komisyonunu kurdu. birkaç milletvekilinin oluşturduğu bu komisyon dönemin istiklal mahkemesi gibi çalıştı. komisyon savcı ve hakim yetkilerine sahipti. dilediği basın kurumunu kapatıyor, her türlü evrak ve eşyaya el koyabiliyordu.
31* darbenin olduğu 1960'ın kasım ayında oecd isimli ekonomik topluluk kuruldu. israil senelece bu kurula katılmak için canla başla çabaladı. fakat yeni üye alımı için tüm üyelerin onay vermesi gerekiyordu. türkiye ise onay vermiyordu. daha sonra israil oecd'ye girdi. onay veren başbakan recep tayyip erdoğan'dı. 2010 yılında, 2009'daki one minute olayından sadece 1 sene sonra tayyip erdoğan kavgalı olduğu israil'i oecd'ye memnuniyetle kabul etti.
32* 1935'te rahip roncalli vatikan tarafından istanbul'a gönderildi. istanbulda yerel katolik liderlik görevini üstlenen roncalli türkçe öğrendi. halkla yakın ilişkiler kurdu. atatürk'ün sevdiği mahmut'la yakın dost oldu. aradan yıllar geçti. 1961'de menderes ve arkadaşları idam edildi. celal bayar'ın idam cezası birden iptal edildi ve müebbete çevrildi. 63'te serbest kaldı. bir güç celal bayar'ı içerden çıkarıyordu. dönemin papası 23. jonh bu habere çok seviniyordu.. çünkü ikisi yakın dosttu. evet, roncalli 23. jonh ismiyle papa olmuştu. mahmut ise, mahmud celaleddin bayar'dan başkası değildi.
33* rumlar kıbrısta türkleri katletmeye başlayınca 1964 yılında başbakan inönü müdahale için harekete geçti. fakat türkiye'nin sadık müttefiki(!) amerikanın başkanı johnson inönü'ye zehir zemberek bir mektup yolladı. "müdahale olursa ittifakımız bozulur, natodan atılırsınız" dedi. ve "müdahale sırasında amerikan yardımı silah ve donanımları geri alırız" diye ekledi. türk ordusundaki silahların çoğu amerikan yardımıydı. üstelik bu yardımlar inönü'nün 1945 senesinde imzaladığı gizli anlaşma ile alınmıştı. o anlaşmanın ilk maddesinde "başkan gerekli gördüğü hallerde yardım olarak verilen şeylerin tümünü geri isteme hakkına sahiptir" yazıyordu. inönü seneler önce imzaladığı anlaşma nedeniyle kıbrıs türklerine yardım yapamayacak hale düşmüştü. inönü amerika'ya gitti. "yeni bir dünya kurulur ve türkiye de yerini alır" diye karşılık verdi. ama cezası kesilmişti. bu sözler onun sonu oldu. döndüğünde artık başbakan değildi. hükümet düşmüştü.
34* nasıl mı? o dönemlerde demokrat partinin devamı olarak kurulan adalet partisinin genel başkanı ragıp gümüşpala ölmüş ve kimsenin tanımadığı bilmediği genç biri başa geçmişti. herkes şaşkındı. bu isim demireldi.
35* bu sırada dünyada değişik hadiseler cereyan ediyordu. amerikan başkanı kennedy ve sovyet lideri kruşçev soğuk savaş bitirecek adımlar atmaya başlamıştı. ayrıca kennedy israil'in nükleer programında destek vermiyordu. sonra kennedy 1963'te gündüz vakti suikaste uğradı ve öldürüldü. ardından 1964'te kruşçev bir kremlin darbesi ile liderlikten düşürüldü. peşinden 1965'te vietnam savaşı yeniden patlak verdi. soğuk savaş en az 20 yıl daha uzayacaktı. birileri soğuk savaş için can alıyor, savaş başlatıyordu.
36* adalet partisi'nin genel başkan seçimine celal bayarın desteklediği tanınmayan demirel ve saadettin bilgiç giriyordu. bilgiç bir arkadaşından aldığı belgeyle demirel'in mason olduğunu kanıtlıyor, bu durum demirel'in oylarını dibe çekiyordu. ardından demirel mason olmadığına dair belge alarak iddiayı çürütmeye çalıştı. demirel mason olmadığına dair belgeyi mason locası başkanı necdet egeran'dan almıştı fakat bu durum locayı ikiye bölmüştü. locada bulunan bir çok üye sahte belge verildiğini ve demirel'in mason olduğunu, sahte belge verilmesinin yanlış olduğunu söyledi. tartışmalar büyüdü. sonucunda demirel'e mason olmasına rağmen siyasi nedenlerden ötürü mason değildir belgesi verildiği için bu duruma tepki gösterenler locayı bölerek türkiye büyük mason mahfili'ni kurdu. demirel'in siyasi kariyeri için mason locası ikiye bölünmüştü.
37* demirel'e mason değildir belgesi veren üstat necdet egeran ne hikmetse(!) masonluktan ömür boyu ihraç edilmişti. tartışmalar esnasında ileri gelen masonlardan hazım kuyucak olayları engellemeye çalışınca kuzey amerika masonları büyük üstatları tarafından uyarıldı. uyaran rahip thomas s roydu. ayrıca bir çok ilerigelen mason sorunu çözmek için olaya müdahil olmuştu. demirel her ne hikmetse masonlar için çok önemliydi. birileri onun sicilini temiz tutmaz için var gücüyle çalışıyordu.
38* mason locası demişken, atatürk mason localarını 1935'te kökü dışarıda olan zararlı kuruluş olması nedeniyle kapatmıştı. fakat localar 1948'de yeniden açılmıştır. atatürk'ün kapattığı mason localarını yeniden açan isim ise ismet inönüdür. bu tarihler ismet inönü'nün batı yardımlarını alabilmek için ülkeyi çok partili hayata sokmaya çalıştığı yıllara denk gelir.
39* daha sonra celal bayar 1969 yılında siyasi yasağının kalkması için girişimde bulununca demokrat partinin devamı olan adalet partisinin genel başkanı süleyman demirel koltuğu celal bayar'a kaptırırım korkusu ile bu girişimi önlemeye çalıştı. demirel kendisini bugünlere getiren bayar'ın siyasi yasaklarının devam etmesi için elinden geleni yaptı. ama başaramadı.
40* bu durumun aynısını turgut özal yaşadı. kendisi önce siyasi yasaklı olan ecevit, erbakan ve demirel'in siyasi yasaklarının kalkması için referandum kararı aldı. ardından referandumda "hayır" oyu kullanılması için propoganda yürüttü. özal için demokrasi şehidi derler, fakat kendisi demokrat falan değildi. 2 yıl darbe hükümetiyle çalıştı. ardından 1987 referandumunda siyasilerin yasaklı olmasını isteyecek kadar anti-demokratik bir tutum takındı. en son 1989 yılında yapılan cumhurbaşkanlığı seçiminde askerin de desteğini alabilmek için "kenan evren'i tanırım, milliyetçi biridir. yaptığı müdaheleyi de memleketi için yapmıştır. kötü niyet taşıdığını düşünmüyorum" diyebilecek kadar küçülmüştür.
41* türkiye'de şiddet olayları tırmanıyordu. 1972 yılında mahir çayan ve arkadaşları kızıldere baskınında öldürüldü. çayan'ın ekibinden biri samanlığa saklanıp yaşamını kurtardı. bu isim daha sonra siyasi kariyer yapacak ve 2011 yılında milletvekili seçilecekti. bu isim ertuğrul kürkçü'ydü.
42* 1973 yılında mısır israil'e saldırınca amerika israil tarafına geçerek mısır ordusunu dağıttı. amerika'nın bu tutumu nedeniye petrol ihraç eden ülkeler (opec) ani bir kararla emperyalistlere petrol ambargosu koydu. petrol üretimi indirildi ve fiyatı artırıldı. opec'in büyük bölümü araptı. araplar öylesine büyük bir dayanışma göstermişti ki, o dönem amerika'nın en has müttefiki iran lideri rıza pehlevi bile petrol ambargosuna destek vermişti. bu olay batı'yı petrol zengini arap ülkelerini "kontrol altında" tutabilmek için çözüm arayışlarına sürükledi. siyasal islam fikrinin doğumu gerçekleşiyordu. petrol sıkıntısı baş gösterince tüm dünya krize sürüklendi. dışa bağımlı türk ekonomisi zarar gördü. abd ile papaz olan ecevit kredi bulabilmek için 1975'te bilderberg toplantısını izmir'e davet etti. bilderberg hollanda'da bir otelin adıdır. ilk toplantı 1954 yılında 33. dereceden mason olan retinger isimli politika uzmanı tarafından bilderberg otelinde yapıldığı için adı böyle kalmıştı. retinger'in düzenlediği bu toplantıya avrupadan devlet adamları, dev şirket sahiplerini ve medyanın önemli isimlerini davet etmişti. ve kural gereği konuşulanlar asla dışarıya aktarılmıyordu. kuralı kimse bozmuyordu.
43* 1975 yılında ecevit başbakan olarak toplantıya katılmış fakat aradığı kredileri bulamamıştır. o dönem bu toplantıya adı duyulmamış ingiliz bir kadın daha katılmıştır. bu kadın daha sonra ingiltere başbakanı olacak ve üç kez üst üste seçilecek margareth thatcher'dan başkası değildir. adı sanı duyulmamış thatcher ingiltere'de başbakan olurken abd'de ise bir holywood oyuncusu olan ronald reagan başkan olmuş ve bu iki garip başkan göreve gelir gelmez "globalleşmeden" "küreselleşmeden" ve "devleti küçültmeden" bahsetmeye başladı. dünya bu yeni "globalleşme, küreselleşme ve devleti küçültme" kavramlarının anlamını çözmeye çabalarken bir başka ülkenin başbakanı da bu kelimeleri ısrarla tekrarlamaya başlamıştı. o kişi turgut özal'dan başkası değildi.
44* bilderberg toplantıları her sene yapılmaya devam ediyor ve konuşulanlar sır gibi saklanıyordu. toplantılara bazı her yıl bazı türkler de katılıyordu. 1957 yılında menderes (davet aldı ama katılamadı) 1975'te şimdiki barolar birliği başkanı metin feyzioğlu'nun dedesi turan feyzioğlu katılırken 1982'de inönü'nün damadı metin toker 1990'da mesut yılmaz ve erdal inönü 1994'te rahmi koç 2002'de kemal derviş 2003'te ali babacan 2004'te ali babacan, mustafa koç, kemal derviş 2005'te ali babacan 2006'da daha sonra bakan olacak olan egemen bağış, mustafa koç, yeni şafak gazetesinden fehmi koru, 2007'de ali babacan, mustafa koç, birand, doğan, boyner, cengiz çandar, hikmet çetin, 2008'de ali babacan, mustafa koç ve 2-3 sene içerisinde servetini ikiye üçe katlayacak ferih şahenk, 2009'da ali babacan, mustafa koç, sabancı 2010'da ali babacan, mustafa koç katıldı. ali babacan ve mustafa koç 2014 toplantılarına dek katıldıysa da 2014 toplantılarına ali babacan çağrılmadı. 1996 yılında yapılan toplantılarda türkiye ile ilgili önemli kararların alındığı belirtilmiş, ve bu toplantıdan sonra bir yıl içerisinde refah-yol hükümeti post-modern darbe ile düşürülmüştür. ingilizce bilenler şu yabancı kaynaktan konuyla ilgili ayrıntılı bilgi edinebilirler.
bu toplantılarda neler konuşulduğu halen sır niteliğini korur ve hala bu toplantılara dünyanın en seçkin devlet, iş, medya adamları gelmeyi sürdürür. akp döneminde ise 2007 yılında bu toplantı türkiye'de yapılmıştır. akp'den fullbright bursuyla okumuş ali babacan ise devamlı bu toplantılara katılmıştır.
Kaynak <https://web.archive.org/web/20160723005704/https://eksisozluk.com/entry/45965223
submitted by AllahyokDindogru to KGBTR [link] [comments]


2020.06.07 02:19 karanotlar Medeniyet: Bayraklar dikdörtgen, milli marşlar neredeyse aynı

Medeniyet: Bayraklar dikdörtgen, milli marşlar neredeyse aynı
https://preview.redd.it/03231g4bsd351.jpg?width=200&format=pjpg&auto=webp&s=fa03d3d71cf7ec53a8f54d5bacaebd8a060efb2c
Dünyada sadece tek bir medeniyet var
Mark Zuckerberg insanlığı çevrimiçi ortamda birleştirme hayalleri kurarken, son zamanlarda çevrimdışı diyarda cereyan eden olaylar “medeniyetler çatışması” tezinin ateşini körükledi. Pek çok âlim, siyasetçi ve sıradan vatandaş Suriye iç savaşı, IŞİD’in peydahlanması, Brexit’in yarattığı kargaşa ve Avrupa Birliği’nde yaşanan istikrarsızlık gibi konuların hepsinin “Batı Medeniyeti”yle “İslam Medeniyeti” arasındaki çatışmadan kaynaklandığına inanıyor. Batı’nın Müslüman milletlere demokrasi ve insan hakları getir-me girişimleri şiddetli bir İslami tepkiye yol açtı ve Müslüman göçü dalgası beraberinde gerçekleşen İslami terör saldırıları sonucu Avrupalı seçmenler çokkültürlülük hayallerini rafa kaldırıp yabancı düşmanı yerel kimliklere meyletmeye başladı.
Sözkonusu teze göre insanlık ezelden beri birbiriyle uzlaşması mümkün olmayan dünya görüşlerine sahip bireylerin oluşturduğu farklı medeniyetlere ayrılmıştı. Bu birbiriyle bağdaşmayan dünya görüşleri medeniyetlerarası çatışmayı kaçınılmaz kılıyordu. Nasıl ki tabiatta farklı türler doğal seçilimin acımasız yasaları doğrultusunda hayatta kalmaya çalışıyordu, medeniyetler de tarih boyunca defalarca çatışmış ve sadece en güçlü olanlar hayatta kaldığından olan biteni onlar aktarmıştı. Bu amansız hakikati göz ardı edenler, ister liberal siyasetçiler ister akılları beş karış havada mühendisler olsun, hatalarının ceremesini çekeceklerdi.’ “Medeniyetler çatışması” tezinin pek çok siyasi çıkarımı var. Tezin savunucuları “Batı”yla “Müslüman âlemi” birleştirmeye yönelik herhangi bir girişimin başarısızlığa mahkûm olduğunu ileri sürüyor. Müslüman ülkeler asla Batı’nın değerlerini benimsemeyecek, Batılı ülkeler de asla Müslüman azınlıkları özümsemeyi başaramayacak. Buna istinaden ABD, Suriye veya Irak’tan gelen göçmenleri kabul etmemeli ve Avrupa Birliği de çokkültürlü-lük yanılgısından kurtulup göğsünü gere gere Batı kimliğine bürünmelidir. Uzun vadede doğal seçilim sınavından sadece tek bir medeniyet geçecektirve Brüksel’deki bürokratlar Batı’yı İslam tehlikesinden korumayı reddediyorsa o vakit Birleşik Krallık, Danimarka ya da Fransa bu işin altından kendi başına kalkmalıdır.
Oldukça yaygın olsa da hatalı bir tezdir bu. Aşırı İslam ciddi bir tehlike arz ediyor olabilir ama tehdit ettiği “medeniyet”, Batı’ya özgü bir fenomen değil tüm dünya medeniyeti. IŞİD, İran’la ABD’yi ona karşı birlik olmaya boşuna itmedi. Ayrıca ortaçağdan kalma tüm fantezilerine rağmen, aşırı İslamcılar bile sırtlarını 7. yüzyıl Arabistan kültüründen ziyade çağdaş küresel kültüre dayıyor. Ortaçağ çiftçi ve tüccarlarının değil dışlanmış modern gençlerin korku ve umutlarına hitap ediyorlar. Pankaj Mishra ve Christopher de Bellaigue’un güçlü bir şekilde ortaya koyduğu üzere, radikal İslamcılar Hz. Muhammed kadar Marx ve Foucault’dan da etkilenmiş, Emevi ve Abbasi halifeleri kadar 19. yüzyıl Avrupalı anarşistlerinin de mirasını devralmışlardır. Dolayısıyla IŞİD’i dahi gökten inmiş esrarengiz bir ağacın meyvesi gibi değil de hepimizin paylaştığı küresel kültürden türemiş kötü bir tohum şeklinde düşünmek daha doğru olur.
Daha da önemlisi “medeniyetler çatışması” tezine dayanak olarak tarihle biyoloji arasında kurulan alegori yanlış. Küçük kabilelerden devasa medeniyetlere kadar her tür insan topluluğu hayvan türlerinden esas itibarıyla farklıdır ve tarihsel çatışmalar doğal seçilimden büyük farklılıklar gösterir. Hayvan türleri binlerce yıl sağlam kalan nesnel kimliklere sahiptir. Şempanze mi goril mi olduğunuz inançlarınıza göre değil genlerinize göre belirlenir ve farklı genler başka toplumsal davranışlar dayatır. Şempanzeler dişi erkek karışık gruplar halinde yaşar. İktidar için her iki cinsiyetten destekçilerin ittifakını sağlayarak yarışırlar. Buna karşın gorillerde tek bir baskın erkek, dişilerden oluşan bir harem kurar ve lider genellikle konumunu sarsma tehlikesi taşıyan diğer erkekleri kovar. Şempanzeler gorillere özgü toplumsal düzenlemeleri benimseyemez, goriller şempanzeler gibi örgütlenemez ve bildiğimiz kadarıyla şempanze ve gorillerin kendilerine özgü toplumsal sistemleri onyıllardır değil yüz binlerce yıldır süregelmiştir. İnsanlarda buna benzer bir şey göremeyiz. Evet, insan topluluklarının da kendilerine has toplumsal sistemleri var ama bunları belirleyen genler değil, ayrıca birkaç yüzyılı aşkın süre boyunca sağlam kalan birsistem de pek yok.
Örneğin 20. yüzyılda yaşayan Almanları ele alalım. Yüz yıldan kısa bir süre içinde Almanlar kendilerini altı farklı sistem içerisinde teşkilatlandırdı: Ho-henzollern Hanedanı, Weimar Cumhuriyeti, Üçüncü Reich, Alman Demokratik Cumhuriyeti (namıdiğer komünist Doğu Almanya), Almanya Federal Cumhuriyeti (namıdiğer Batı Almanya) ve son olarak yeniden birleşen demokratik Almanya. Elbette Almanlar Almanca konuşmayı, bira içip bratwurst yemeyi sürdürmüştür. Ama Almanları tüm diğer milletlerden ayıran kendilerine has ve II. Wilhelm’den Angela Merkel’e kadar değişmeden kalmış bir öz var mı? Ve böyle bir şey buldunuz diyelim, o şey bin ya da beş bin yıl önce de var mıydı?
Yürürlüğe girmeyen Avrupa Birliği Anayasası Önsözü, “Avrupa’nın ihlal edilemez ve şahısların elinden alınamaz insan hakları, demokrasi, eşitlik ve hukukun üstünlüğü gibi evrensel değerlerin oluşmasına temel sağlayan kültürel, dini ve insani mirasın” esas alındığını ifade ederek başlıyor.’ Bu söylem doğrultusunda Avrupa medeniyetini insan hakları, demokrasi, eşitlik ve özgürlük ilkelerinin belirlediği izlenimini edinebiliriz rahatlıkla. Antik Atina demokrasisiyle günümüz Avrupa Birliği arasında doğrudan bir bağlantı kurarak Avrupa’nın 2500 yıllık özgürlük ve demokrasi geleneğini öven pek çok söylev bulunur.
Durum filin kuyruğunu tutup fil denen hayvanı bir çeşit fırça sanan kör adamın hikâyesinden farksız. Avrupa’nın yüzlerce yıldır demokratik fikirler barındırdığı doğru ama bu fikirler hiçbir zaman bütünlüklü değildi. Atina demokrasisi tüm görkemine ve yarattığı etkiye karşın sadece iki yüz yıl hayatta kalabilmiş ve Balkanlar’ın ufak bir köşesinde isteksizce uygulanmış bir deneyden ibaretti. Avrupa medeniyeti geçtiğimiz 2500 yıl boyunca demokrasi ve insan haklarının beşiği olduysa, Sparta ile Jül Sezar’ı, Haçlılar ile Konkistadorlar’ı, Engizisyon ile köle ticaretini, XIV. Louis ile Napolyon’u, Hitler ile Stalin’i nereye oturtacağız? Bunların hepsi yabancı medeniyetlerden gelen davetsiz misafirler mi? Esasen Avrupa medeniyetini Avrupalıların ona yüklediği anlam belirliyor; nasıl ki Hıristiyanlığı Hıristiyanların Hıristiyanlığa yüklediği anlam, İslam’ı Müslümanların İslam’a yüklediği anlam, Yahudiliği Yahudilerin Yahudiliğe yüklediği anlam belirliyorsa. Ve bu medeniyete yüzyıllar içinde son derece farklı anlamlar yüklenmiş. İnsan topluluklarını süregiden herhangi bir şeyden ziyade uğradıkları değişimler tanımlar ama insanlar hikâye anlatma becerileri sayesinde kendilerine her koşulda kadim bir kimlik yaratmayı başarırlar. Ne tür devrimler yaşanırsa yaşansın insanlar genellikle eskiyle yeniyi aynı potada eritirler. Bireyler bile devrim niteliği taşıyan şahsi değişimlerini anlamlı ve güçlü bir hayat hikâyesi oluşturacak şekle sokabilir: “Bir zamanlar sosyalisttim ama sonra kapitalist oldum; Fransa’da doğdum ama şimdi ABD’ de yaşıyorum; evliydim ama boşandım; kansere yakalandım ama iyileştim.” Aynı şekilde Almanlar gibi bir topluluk da kendilerini geçirdikleri deneyimler üzerinden tanımlayabilir: “Bir zamanlar Naziydik ama dersimizi aldık ve artık barış yanlısı demokratlarız.” Önce 11. Wilhelm, sonra Hitler ve son olarak da Merkel dönemlerinde kendini gösteren nevi şahsına münhasır bir Alman niteliği aramaya gerek yok. Alman kimliğini belirleyen, bu kökten dönüşümlerin ta kendisi. 2018′ de Almanlık liberal ve demokrat değerleri savunurken Naziliğin ağır mirasıyla cebelleşmek demek. 2050’de ne anlama gelir kim bilir.
İnsanlar çoğunlukla, özellikle de konu temel siyasal ve dini değerler olunca, bu değişimleri görmezden gelir. Sahip olduğumuz değerlere yedi ceddimizden kalma kıymetli miraslarmış muamelesi yaparız. Ne var ki böyle yapabilmemizin yegâne sebebi ceddimizin ölüp gitmiş ve söz alamayacak olmasıdır. Örneğin Yahudilerin kadınlara karşı tutumunu ele alalım. Günümüzde aşırı Ortodoks Yahudiler kamusal alanda kadın imgesine yer verilmesine izin vermiyor. Aşırı Ortodoks Yahudilere yönelik reklamlarda sadece erkeklere ve erkek çocuklara yer veriliyor; kadınlar ve kız çocukları asla kullanılmıyor.
2011’de aşırı Ortodoks tandanslı Brooklyn gazetesi Di Tzeitung, Usame bin Ladin’in ikamet ettiği komplekse düzenlenen baskını izleyen ABD’li devlet görevlilerinin fotoğrafını, fotoğraftaki Dışişleri Bakanı Hillary Clinton da dahil, kadınları dijital yöntemle silerek yayınlayınca bir skandal patlak vermişti. Gazete daha sonra yaptığı açıklamada, Yahudi “tevazu kaideleri” gereği böyle yapmak zorunda kaldıklarını söylemişti. Benzer bir skandal Ha-Mevaser gazetesi Charlie Hebdo katliamının ardından düzenlenen gösteride çekilmiş bir fotoğraftan Angela Merkel ‘i, olur da Merkel ‘in resmi sadık okurlarının zihnine şehvet tohumları ekerse diye çıkarınca yaşanmıştı. Başka bir aşırı Ortodoks gazetenin yayıncıları da bu davranışı desteklemiş, “Arkamızda binlerce yıllık Yahudi geleneği var,” diye açıklamıştı.
Kadınların görülmesinin en ciddi şekilde yasaklandığı yer de sinagoglar. Ortodoks sinagoglarında kadınlar erkeklerden itinayla ayrı tutuluyor ve dua eden ya da Kutsal Kitap okuyan erkekler ezkaza kadın bedeni görmesin diye bir perdenin arkasında yer alan sınırlı bir alanda duruyorlar. Peki ama tüm bunlar binlerce yıllık Yahudi geleneğine dayanıyorsa, arkeologlar İsrail’deki Mişna ve Talmud dönemlerinden kalma antik sinagogları kazdı-ğında ortaya çıkan gerçekleri, cinsiyet ayrımına dair hiçbir kanıt bulunmamasından öte, kimi yarı çıplak denilebilecek kadınların resmedildiği güzide yer mozaiklerini ve duvar resimlerini ne yapacağız? Mişna ve Talmud’u kaleme alan hahamlar bu sinagoglarda dua edip çalışmış ama günümüz Ortodoks Yahudileri bunları günah, dine hakaret ve eski geleneklere saygısızlık olarak değerlendiriyor.
Eski geleneklerin bu minvalde çarpıtılmasına dair örneklere her dinde rastlanır. IŞİD, İslam’ın özgün ve saf haline dönmekle övünür ama aslında yepyeni bir İslam anlayışları var. Eski kutsal metinlerden alıntı yaptıkları doğru ama hangi metinleri kullanıp hangilerini göz ardı edecekleri ve alıntıladıkları kısımları nasıl yorumlayacakları hususunda ihtiyatlı davranıyorlar. Esasen kutsal metinleri işlerine geldiği gibi yorumlama tavırları da başlı başına çağdaş bir olgu. Bilindiği üzere, tefsir, eğitim görmüş ulema sınıfının, Kahire’deki El-Ezher gibi saygın kurumlarda İslam hukuku ve teolojisi çalışan âlimlerin tekelindeydi. IŞİD liderlerinin pek azı böyle bir eğitime sahip; ulema sınıfının en saygın mensupları, Ebu Bekir el-Bağdadi ve şürekâsını cahil ve azılı mücrimler olarak görüp kınıyorlar.
Bu durum IŞİD’i, kimilerinin iddia ettiği gibi “İslam dışı” ya da “İslam karşıtı” kılmıyor. Barack Obama gibi Hıristiyan liderlerin kalkıp Ebu Bekir el-Bağdadi gibi Müslümanlığı kimlik edinmiş kişilere Müslüman olmanın ne demek olduğunu anlatmaya cüret etmesi de son derece ironik.8 İslam’ın özüne dair hararetli tartışmaların hiçbir anlamı yok. İslam’ın belli bir DNA’sı yoktur. Müslümanlar ona ne anlam atfederse İslam da o anlama gelir.9
Almanlar ve goriller İnsan gruplarıyla hayvan türlerini birbirinden ayıran çok daha keskin bir fark var. Türler çoğu kez ayrılır ama asla birleşmez. Yedi milyon yıl kadar önce şempanze ve gorillerin ortak bir atası vardı. Bu tek ata türü zamanla kendi farklı evrimsel yollarını tutan iki popülasyona ayrıldı. Böyle bir sürecin bir kez gerçekleştikten sonra geri dönüşü yoktur. Farklı türlere ait canlılar çiftleştiğinde kendi aralarında üreyebilen yavrular doğuramadığından, türlerin kaynaşması mümkün değildir. Goriller şempanzelerle, zürafalar fillerle, köpekler kedilerle birleşemez.
Bunun aksine insan kabileleri zaman içinde gittikçe daha büyük gruplar meydana getirecek şekilde kaynaşma eğilimindedir. Çağdaş Almanlar kısa bir süre öncesine kadar birbirinden pek haz etmeyen Saksonlar, Prusyalılar, Svabyalılar ve Bavyeralıların birleşmesiyle oluşmuştur. Denildiğine göre, Otto von Bismarck (Darwin’in Türlerin Kökeni eserini okuduktan sonra) Avusturyalılarla insan arasındaki kayıp halkanın Bavyeralılar olduğunu ifade etmiştir.’0 Fransız halkı Franklar, Normanlar, Bretonlar, Gaskonlar ve Provanslıların bir araya gelmesiyle oluşmuştur. Kanalın diğer tarafında da İngiliz, İskoç, Galli ve İrlandalıların (isteseler de istemeseler de) kay-naştırılmasıyla Britanyalılar meydana gelmiştir. Çok geçmeden Almanlar, Fransızlar ve Britanyalılar da kaynaşıp Avrupalıları oluşturabilir.
Londra, Edinburgh ve Brüksel’de yaşayan insanların bugünlerde güçlü bir biçimde fark ettiği üzere birleşmeler her daim ebedi olmuyor. Brexit hem Birleşik Krallık hem de Avrupa Birliği’nin eşzamanlı olarak çözülmesini pekâlâ tetikleyebilir. Ancak uzun vadede tarihin ne yönde seyredeceği belli. On bin yıl önce insanlık sayısız münferit kabileye bölünmüş durumdaydı. Geçen her bin yıl bu parçalar daha büyük yığınlar meydana getirecek şekilde iç içe geçti ve birbiriyle bağlantısı bulunmayan medeniyetler giderek azaldı. Kalan birkaç medeniyet de tek bir dünya medeniyetine dönüşecek şekilde kaynaşıyor. Siyasi, etnik, kültürel ve ekonomik ayrımlar hâlâ var ama bunlar asli birliği bozmuyor. Hatta kimi ayrımları mümkün kılan da bu geniş ve kapsamlı ortak yapı. Mesela ekonomide, herkes aynı piyasaya iştirak etmezse işbölümü başarıyla sağlanamaz. Bir ülkenin otomobil veya petrol üretiminde uzmanlaşması ancak buğdayve pirinç üreten başka bir ülkeden gıda ürünü temin edebiliyorsa mümkündür.
İnsanların birleşme sürecinin iki belirgin biçimi var: farklı zümreler arasında bağlantı kurmak ve zümreler arasındaki faaliyetleri homojenleştirmek. Oldukça farklı davranmaya devam eden zümreler arasında bile bağlantılar kurulabilir. Hatta can düşmanı zümreler arasında bile bağlantı kurulabilir. İnsanlar arasındaki en kuvvetli kimi bağlar bizzat savaşla kurulur. Tarihçiler, küreselleşmenin 1913’te zirveye ulaştığını, ardından dünya savaşları ve Soğuk Savaş sırasında uzunca bir süre düşüşe geçip ancak 1989’dan sonra yeniden yükselmeye başladığını iddia ederler çoğunlukla. ” Bu tespit ekonomik küreselleşme açısından doğru kabul edilebilir ama fark içermekle beraber aynı derecede önem taşıyan askeri küreselleşmeyi göz ardı eder. Fikirlerin, teknolojilerin ve insanların dört bir yana yayılma hızı ticaretten çok savaşla artar. 1918’de ABD’nin Avrupa’yla bağı 1913’e nazaran daha güçlüydü ve iki dünya savaşı arasındaki dönemde uzaklaşan tarafların kaderi 11. Dünya Savaşı ve Soğuk Savaş’la ayrılmaz bir şekilde iç içe geçti.
Ayrıca savaş insanların birbirine ilgisini körükler. ABD’nin Rusya’ya duyduğu ilgi Soğuk Savaş döneminde doruğa ulaşmış, Moskova koridorlarında biri öksürse Washington merdivenlerinde bir koşuşturma başlar olmuştu. İnsanların düşmanlarına duyduğu alaka ticaret ortaklarına duyduklarını katbekat aşar. Vietnam hakkında çekilmiş filmlerin sayısı, Tayvan hakkındaki filmlerin sayısını en az elliye katlar.
Ortaçağ olimpiyatları 21. yüzyılın başında dünya farklı zümreler arasında bağlar kurulmasının çok ötesine geçti. Dünyanın farklı yerlerindeki insanlar birbiriyle iletişim kurmakla kalmayıp giderek daha çok benzer inanç ve davranış biçimlerini benimsemeye başladılar. Bin yıl önce gezegenimiz düzinelerce farklı siyasi modele elverişli topraklara sahipti. Avrupa’da bağımsız şehir devletleri ve ufak çaplı teokrasilerle çekişen feodal beyliklerle karşılaşabilirdiniz. İslam dünyasında evrensel hâkimiyet iddiası taşıyan bir halife bulunsa da krallıklar, sultanlıklar ve emirlikler de mevcuttu. Çin imparatorları kendilerini tek meşru siyasi merci olarak görüyor, kabilelerin oluşturduğu birlikler Çin’in kuzeyiyle batısında birbiriyle çatışıp duruyordu. Hindistan ve Güneydoğu Asya’da rejim çeşitliliği hüküm sürerken Amerika, Afrika ve Güneydoğu Asya’daki adalar boyunca hem küçük avcı toplayıcı gruplar hem de genişleyen imparatorluklar yer alıyordu. Bırakın uluslararası yasaları, komşu insan gruplarının bile ortak diplomatik prosedürler üzerinde anlaşamamasına şaşırmamak gerek. Her toplumun kendi siyasi paradigması bulunuyordu ve yabancı siyasi kavramları anlayıp bunlara saygı göstermeleri zordu.
Aksine günümüzde her yerde kabul edilen tek bir siyasi paradigma var. Gezegenimiz iki yüz bağımsız devlete bölünmüş durumda ve bu devletler aynı diplomatik protokoller ve ortak uluslararası hukuk konusunda genellikle uzlaşıyor. İsveç, Nijerya, Tayland, Brezilya; hepsi atlaslarımızda aynı tip renkli şekiller halinde gösteriliyor; hepsi Birleşmiş Milletler üyesi; pek çok farklılık barındırsalar da hepsi aynı hak ve ayrıcalıklara sahip egemen devletler olarak tanınıyor. Aslında hepsi temsil organları, siyasi partiler, genel oy hakkı ve insan haklarına en azından simgesel bir inancı da içine alan pek çok ortak siyasi anlayış ve uygulamaya sahipler. Londra’da ve Paris’te bulunduğu gibi Tahran’da, Moskova’da, Cape Town’da ve Yeni Delhi’de de bir meclis bulunuyor. İsraillilerle Filistinliler, Ruslarla Ukraynalılar, Türklerle Kürtler küresel kamuoyunun kendi taraflarını tutması için yarışırken hep aynı söylemi; insan hakları, bağımsız devlet ve uluslararası hukuktan dem vuran söylemi kullanıyorlar. Dünya belki “başarısız devletler” silsilesinden payını almıştıramabildiği tek bir başarılı devlet paradigması vardır. Dolayısıyla küresel siyaset Anna Karenina prensibine göre işliyor: başarılı devletlerin hepsi aynı ama tüm başarısız devletler baskın siyasi formülün şu veya bu içeriğini eksik bıraktıkları için kendilerine has bir biçimde başarısız oluyor. Kısa bir süre önce IŞİD bu formülü toptan reddedip tamamıyla bambaşka, evrensel halifeliği esas alan bir siyasi varlık göstermek istemesiyle dikkat çekti. Fakat tam da bu sebeple başarısız oldu. Pek çok gerilla hareketi ve terör örgütü yeni ülkeler kurmayı ya da var olanları ele geçirmeyi başardı. Ama bunu yapabilmelerinin sebebi küresel siyasi düzenin temel ilkelerini kabul etmeleriydi. Taliban bile uluslararası arenada bağımsız Afganistan’ın meşru hükümeti olarak tanınmanın peşine düştü. Şimdiye kadar küresel siyasetin ilkelerini reddeden hiçbir grubun kayda değer bir bölgede kalıcı kontrol sağlayabildiği görülmedi.
Belki de küresel siyasi paradigmanın gücünü ortaya koymanın en iyi yolu savaş ve diplomasi gibi ağır siyasi sorulardan bahsetmektense, 2016 Rio Olimpiyatları gibi bir konuya değinmek. Olimpiyatların nasıl organize edildiğini düşünün. 11 bin sporcu din, sınıf ya da dil gözetilmeden, milliyetleri esas alınarak delegasyonlara ayrılıyor. Budist delegasyonu, proletarya delegasyonu ya da İngilizce konuşanlar delegasyonu diye bir şey yok. Birkaç örnek dışında (özellikle de Tayvan ve Filistin), sporcuların milliyetini belir-lemek gayet basit. 5 Ağustos 2016’da düzenlenen açılış töreninde sporcular gruplar halinde geçerek milli bayraklarını salladı. Michael Phelps ne zaman yeni bir altın madalya kazansa Amerikan milli marşı eşliğinde Amerikan bayrağı çekildi göndere. Emilie Andeol judo dalında altın madalya kazanınca “Marseillaise” çalınıp Fransa’nın üç renkli bayrağı dalgalandırıldı.
Duruma uygun şekilde dünyadaki her ülkenin aynı evrensel model çerçevesinde bir milli marşı var. Neredeyse tüm milli marşlar orkestra eşliğinde söylenebilecek birkaç dakikalık kompozisyonlar, yani yalnızca dini göreve veraset yoluyla gelmiş belli bir zümrenin okuyabildiği yirmi dakikalık ilahiler sözkonusu değil. Suudi Arabistan, Pakistan ve Kongo gibi ülkeler bile milli marşları için Batılı müzik standartlarını benimsemiş. Çoğu marş Beethoven’ın kılını kıpırdatmadan besteleyebileceği nitelikte. (Arkadaşlarınızla bir araya geldiğinizde tüm geceyi YouTube’dan çeşitli milli marşlar çalıp hangisinin hangi ülkenin marşı olduğunu tahmin etmeye çalışarak geçirebilirsiniz.) Marşların sözleri bile dünya genelinde neredeyse aynı; aynı ortak siyasi görüşleri ve topluluğa bağlılık anlayışını yansıtıyorlar. Örneğin sizce aşağıdaki milli marş hangi ülkeye ait olabilir? (Yalnız ülkenin adını genel bir ifade olsun diye “ülkem” şeklinde değiştirdim):
Ülkem, vatanım, Toprağına kanımı akıttığım, Başında bekliyorum, Bekçisiyim vatanımın. Ülkem, milletim, Halkım ve vatanım, Birlikte haykıralım “Birlik ol vatanım!” Yaşasın toprağım, devletim, Milletim, vatanım, hep bir bütün kalsın. Ruhu dirilsin, canlansın bedeni, Büyük ülkem için bunların hepsi! Büyük ülkem, bağımsız ve özgür, Sevdiğim evim ve ülkem. Büyük ülkem, bağımsız ve özgür, Sen çok yaşa büyük ülkem!
Cevap Endonezya. Peki Polonya, Nijerya ya da Brezilya desem şaşırır mıydınız? Milli bayraklara da aynı sıkıcı temayüller hâkim. Tek bir istisna var. Tüm bayraklar bir dikdörtgen kumaş üzerine işlenmiş son derece sınırlı sayıda renk ve geometrik şekilden ibaret. Bir tek Nepal farklı. Nepal bayrağı iki üçgen şeklinde (ama Olimpiyatlarda hiç madalya almadılar). Endonezya bayrağı beyaz üstünde kırmızı şerit. Polonya bayrağı kırmızı üstünde beyaz şerit. Monako bayrağı Endonezya bayrağıyla aynı. Renk körü birinin Belçika, Çad, Fildişi Sahili, Fransa, Gine, İrlanda, İtalya, Mali ve Romanya bayraklarını birbirinden ayırması mümkün değil; hepsinde değişik renklerde yan yana üç şerit var.
Bu ülkelerin bazıları birbirleriyle kıyasıya savaşmış ama 20. yüzyılın çalkantıları esnasında Olimpiyat Oyunları savaş yüzünden sadece üç defa iptal edilmiş (1916, 1940 ve 1944’te). 1980’de ABD bazı yandaşlarıyla beraber Moskova Olimpiyatları’nı boykot etmiş. 1984’te Sovyet bloğu Los Angeles’ta düzenlenen olimpiyatları boykot etmiş. Ve çeşitli seneler Olimpiyat Oyunları siyasi çalkantıların göbeğinde cereyan etmiş (bunların en önemlileri Nazi döneminde Berlin’de düzenlenen 1936 Olimpiyatları ve 1972 Münih Olimpiyatları’nda Filistinli teröristlerin İsrail takımını katletmesi). Fakat genele bakarsak siyasi anlaşmazlıklar Olimpiyat projesini yoldan çıkaramamış.
Şimdi bin sene öncesine gidelim. Diyelim 1016 yılında ortaçağ olimpiyatlarını Rio’da düzenlemek istiyorsunuz. O vakitler Rio’nun Tupi halkının yaşadığı küçük bir köy olduğunu12 ve Asya, Afrika ve Avrupa yerlilerinin Amerika Kıtası’ndan haberi bile olmadığını bir anlığına unutun. Dünyanın en iyi sporcularını uçak yokken nasıl Rio’ya getireceğinize dair lojistik sorunları kafanızdan çıkarın. Dünya çapında herkesin yaptığı pek az ortak spor dalı bulunduğunu ve herkes koşsa bile koşu yarışı kaideleri konusunda herkesin anlaşamayacağını da unutun. Sadece yarışacak delegasyonları neye göre gruplayacağınızı düşünün. Günümüzün Olimpiyat Komitesi Tayvan ve Filistin sorunu üzerine saatlerce kafa patlatıyor. Ortaçağ olimpiyatlarının siyasi sorunları üzerine kaç saat harcamanız gerekeceğini bulmak için bu süreyi on binle çarpın.
Öncelikle 1016’da Çin’deki Song İmparatorluğu dünyadaki başka hiçbir siyasi oluşumu kendi dengi görmüyordu. Dolayısıyla kendi Olimpiyat dele-gasyonuyla Kore’nin Koryo Krallığı ya da Vietnam’daki Dai Viet Krallığı, hele hele deniz aşırı yerlerdeki ilkel barbarların delegasyonlarıyla aynı kefeye konulmasını akla hayale sığmayacak bir aşağılanma olarak algılardı.
Bağdat’taki halife kendini evrensel hegemonyaya sahip görüyor ve çoğu Sünni Müslüman tarafından dini lider statüsünde tutuluyordu. Ancak pratikte halifenin Bağdat yönetiminde pek bir sözü yoktu. O halde tüm Sünni sporcular tek bir halife delegasyonu altında mı toplanacak yoksa Sünni dünyasına hükmeden sayısız emirlik ve sultanlıklara göre mi ayrılacaklar? Ama iş neden emirlikler ve sultanlıklarla sınırlı kalsın? Arabistan çöllerinde Allah’tan başka hükümdar tanımayan bir dolu özgür bedevi kabile yaşıyor. Bunların her birinin okçuluk ya da deve yarışı dallarında müsabaka edecek bağımsız takımlar göndermesine izin verilecek mi? Avrupa da aynı ölçüde baş ağrısına sebep verecek nitelikte. Norman kasabası Ivry’den çıkan bir sporcu Ivry Kontu’nun mu yoksagüçsüz Fransa Kralı’nın mı sancağı altında yarışacak?
Bu siyasi oluşumların pek çoğu yıllar içinde belirip kaybolmuş. Siz 1016 Olimpiyatları’na hazırlık yaparken hangi delegasyonların zuhur edeceğini önceden bilmeniz mümkün değil çünkü kimse bir sonraki sene hangi siyasi oluşumların varlık göstermeyi sürdüreceğini bilmiyor. İngiltere Krallığı 1016 Olimpiyatları’na katılmış olsa sporcular madalyalarını alıp eve dönünce Londra’nın Danimarkalılar tarafından işgal edildiğini ve İngiltere’nin Danimarka, Norveç ve İsveç’le birlikte Kral Büyük Knud’un Kuzey Denizi İmparatorluğu’na dahil edildiğini görürlerdi. Yirmi yıl sonra bu imparatorluk dağıldı ama ondan otuz sene sonra İngiltere yeniden, bu defa Normandi-ya Dükü tarafından işgal edildi.
Bu gelipgeçici siyasi oluşumların pek çoğunun ne çalacak bir milli marşı ne de göndere çekecek bir bayrağı bulunmadığını söylemeye gerek bile yok. Tabii ki siyasi semboller önemliydi ama Avrupa siyasetinin sembolik diliyle Endonezya, Çin ya da Tupi siyasetlerinin sembolik dilleri birbirinden son derece farklıydı. Zafer göstergesi teşkil edecek ortak bir protokol üzerinde anlaşmak neredeyse imkânsız olurdu.
O yüzden 2020 Tokyo Olimpiyatları’nı izlerken milletler arasındaki bu sözde çekişmenin aslında muazzam bir küresel uzlaşmayı temsil ettiğini unutmayın. Kendi ülkelerinin temsilcileri altın madalya kazanıp bayrakları göndere çekilince herkesi milli gurur duygusu kaplıyor ama esasen insanlığın böyle bir etkinlik düzenleyebilmesi çok daha büyük bir gurur kaynağı.
Yuval Noah Harari 21. Yüzyıl İçin 21 Ders
https://www.cafrande.org/dunyada-sadece-tek-bir-medeniyet-var-yuval-noah-harari/
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2020.02.06 01:03 karanotlar İslam ve Sol Çalıştayı için notlar ve öneriler – Erol Dündar

İslam ve Sol Çalıştayı için notlar ve öneriler – Erol Dündar

https://preview.redd.it/cluzsg5t27f41.png?width=1024&format=png&auto=webp&s=43d8310c2f6ad53d201c33e95e400f66f0a275c1

Kandıra 1 No’lu F Tipi Hapishanesi’nde tutsak olan dergimiz yazarı Erol Dündar’ın 25-26 Ocak 2020’de İstanbul Balat’taki İnşa Kültürevi’nde yapılan 2. İslam ve Sol Çalıştayı’na sunduğu tebliğdir.

***

Din Konusu ilk insan toplumu ile başlar, dal budak salarak günümüze değin bütün tarihimiz oluşturur. Dinin analizi ve anlaşılması insanlık tarihinin aydınlanması anlamına gelecektir. Çünkü dinler toplumların Düşünsel ve kültürel genetiğini derinlemesine nüfuz etmişlerdir. Günümüzde de belirleyiciliklerini sürdürmektedirler. Din biziz, incelediğimiz, anlamaya çalıştığımız, kendi sosyal var oluşumuzdur. İlk kutsal ile başlayan dinler, maddi ve manevi bütün hayatımızda yaşanmaya devam etmektedir.

Gerek İslam, gerekse diğer dinleri alırken güncelliği hapsolmamak, “bölgemizdeki baskın gücü oluşturuyor’’ diyerek yüzeysel değerlendirmelere düşmemeliyiz.

Din adına hareket eden olumsuz yapılanmaların basıncıyla dinin özüne inmek yerine, kısa vadeli pragmatist yönelimlere, faydacı yaklaşımlara prim vermemeliyiz.

Güncel ve yüzeysel yaklaşımlar tarihsel kayıplara yol açacak kısa vadeli istismarcı yaklaşımlar ve toplumsal kurtuluşun yozlaşmasıyla sonuçlanacaktır.

Din kültürel geleceğimizdir. dini araçsallaştırma olacak yaklaşımlardan uzak ahlaki ve vicdani analizlere ihtiyacımız var. Samimi ve gerçekçi yaklaşım Belki kısa vadede bir sonuç üretmez ama bize toplumsal özgürlüğün kapılarını ardına kadar açacak olan da bu yaklaşımdır

İbrahimi (v.d.) dinlerin kökleri Cennet imgesi ile işlenen sınırsız topluma dayanır. siyasal ve sınıfsal ilk günah ile birlikte Cennetimizi- sınırsızlığı mızı yitirdik. Kutsal Kitaplar Cennetin yitirilişini özgürlüğün, mutluluğun ve ahengin yitirilişi şeklinde sunarlar. Yani sınıflaşmaya dayalı sömürü ve zulüm dünyasını bir ilerleme olarak değil; suç, günah ve Cennet ilkelerinin bozulması olarak gösterirler. İşte tarih felsefeleri ya da bilimlerinin bu gerçeği bilince çıkarması gerekir. İbrahimi dinler rolünü burada oynamaya başlar ve yitirilen Cennetin değerlerini hatırlatırlar. Her toplumsal bozulma ve yozlaşmada, zengin-fakir ayrımının belirginlik kazanmasında toplumsal değerleri, paylaşımı önerir ve zulme karşı mücadeleyi savunurlar. Cennetin yitirilmesi ile birlikte Bundan böyle bütün tarih özgür ve eşit bir dünya mücadelesidir. Hristiyanlık ve İslamiyetin mesajı evrenseldir. Irk, renk, cinsiyet, dil, din, ırk ayrımı yapmadan bütün insanlığı Cennet mücadelesine çağırırlar. Güçlerini de buradan aldılar.

Semitik toplumlar Uygarlığa çözülürken etrafta çoktan tepici Bezirgan köleci uygarlıklar kurulmuştur bile. Asya ve Afrika’da yerleşik zulümlerin hakimiyeti hüküm sürmekteydi. Hz. İbrahim göçebe toplum ile bu uygarlıkları bir ortak akıl da sentezlemek istemiştir. Birlikte yaşamak için ortaya Cennetin-sınıfsız toplumun değerlerini koymuştur. Ama mal, mülk, servet biriktirmiş, toplumsal değerleri ayaklarının altına almış, kibirli Nemrut ve Firavun sistemlerine Cennetin değerlerini kabul ettirmek mümkün değildi. Hz İbrahim geleneği işte iktidar cu sistemleri karşı sınırsız değerlerin mücadelesi olarak sürdü.

Ortak yaşam ilkeleri dejenere edildikçe, Cennetin ahlâki ölçüleri boşa çıkarıldıkça toplumlara yeni Peygamberler öncülük eder ve eşitlik, özgürlük, kardeşlik değerlerini savunurlar. Hz. Musa, Hz. İsa, Hz. Muhammed bu geleneğin devamıdırlar. Cennetin sınırsız ahlak ölçüleri ile toplumları direnişe ve devrimlere çağırdılar. Mısır’da, Filistin’de ve Arabistan’da devrimci çıkışları örgütlediler. Mesajları evrenseldir. Modern kavramlarla konuşursak mücadeleleri enteryonalisttir, devrimleri Demokratik Halk Devrimleri ve Sosyalist Devrimlere eş gelişmelerdir. Yaşananlar komünlerin, ezilen sınıfların egemen sınıflara karşı mücadelesiydi.

Sınıflı toplumlar dünyasında hiçbir din ve ideoloji saflığını koruyamamaktadır. Her sınıf/ tabaka/ zümre/ grup dini; konumuna, durumuna ve çıkarına göre yorumladı. Böylece mezhepler ve tarikatlar bolluğu oluştu. Ezilen sınıflar, orta sınıflar ve iktidar güçlerinin kendi dini anlayışı boy verdi. Böylece tarih Dinler Savaşı tarihine döndü. dinlerin özündeki güçlü ve derin değerleri hiç kimse sırtını dönemezdi. İslamiyet’in çıkışındaki devrimci değerleri kendi egemenliklerine araç yapanlara ‘’İktidar İslam’ı’’, bu değerler uğruna mücadele edenlere de “Devrimci İslam’’ ya da “İslam Komüncüleri’’ diyoruz. İslami toplumların tarihi, Devrimci İslam ile İktidar İslamı arasında mücadele olarak şekillendi.

Devrimci İslam/ İslam Komüncüleri, Cennet değerlerini hakim kılmak için iyiyi, güzeli, doğruyu temsil ediyordu. İktidar İslam’ı bütün tarih boyunca İslam’ın devrimci niteliğini, devrimci mezhep ve tarikatların varlığını bastırmak, onları yokmuş gibi göstermek, tarihin dışına atarak mazlumların hafızasından silmek istemiştir. İslam Komüncülerinin bu tarihini gün yüzüne çıkarmak, uğruna mücadele ettikleri değerleri görünür kılmak, geleneklerine sahip çıkarak yaşatmak bütün devrimci din ve ideolojilerin görevidir. Bunu yapmış olanlar vardır. Bu değerler artık bastırılamazlar. Fakat toplumların yeniden bu değerler etrafında toparlanması ve mücadele etmesini sağlamanın yollarını da bulunmalıyız. İslam Komüncüleri (v.d. dinlerin) Geleneği bizim tarihsel mirasımızdır. Onlar olmasaydı bugün ezilenlerin devrimci geleneği ve özgürlük diyalektiğini inşa edemezdik. Bunu bilince çıkarmalıyız.

Kur’an’daki surelerin zamanları önemlidir. O günün koşullarında sorunlara çözüm olarak sunulmuş ahlâki, politik, ekonomik, sosyal çare ve sözleşmelerdir. Kainatın oluşumundan canlıların oluşumuna, sosyal hayatın varlığına ve gelecek toplumun Cennet varlığına dair bilgiler vardır.

Din bir yoldur. Toplumsal Bağları korumaya ve yaşatmaya çalışan, ortak değerler için direnme ve zulme karşı mücadelenin ilke ve kuralları ile örülü bir yol.

Sure ve ayetler elbette sınıflı bir toplumda çözümler ve çareler üreten kural ve bilgilerdir. Bu nedenle pek çok uzlaşma, ittifak ve iç içe geçmiş ilişkiyi yansıtırlar. Kur’an Cenneti hedef olarak, nihai amaç olarak koyar. Ama yaşanan zamanın ilişkilerini çözüme bağlayan somut görev ve sorumluluklar da yükler topluma. Bu nedenle Cennetin/ sınıfsız toplumun mutlak, saf ilişkilerini yansıtmıyor diye eleştirmek meseleyi anlamamızı engeller. Eleştiriyi tarihsel gerçeklerden koparır. Hz Muhammed zamanı, henüz sınıfların savaşının sürdüğü bir evredir. İyi ile kötünün savaşı nihayete ermemiş, doğru ile yanlışın, iyinin, güzelin doğrunun sınıfsız-cennet dünyası henüz kurulmamıştır. Kur’an hem sınıflı toplumun sorunlarını asgari düzeyde çözer, hem de nihai hedefi yani cenneti gösterir. Çünkü din, yolu gösterir, cennete gidecek yolu. Ona bir günde ulaşılmaz. Bu yolu çağdaş kavramlarla ifade edersek; sınıflı toplumdan sınıfsız topluma geçiş evresidir. Devrimci dönüşümler çağıdır. Demokratik ve sosyalist devrimler programı gibidir. Sure ve ayetler işte sınıfsal ilişkilerin henüz sonlandıramadığı bu geçiş programlarının maddeleridirler.

Demokratik devrimler de sınıfsal ittifakları ve programları savunmazlar mı?

Sosyalist devrimler de nice sınıfsal gelenek ve ilişki biçimini sürdürmez mi?

Kur’an’da bunun gibi, 7. yüzyılın demokratik-sosyalist çözümüdür ve nihai amacı olarak; asgari programı Cennet olarak ilan eder.

Hikmet Kıvılcımlı’nın Allah Peygamber Kitap adlı eseri bu konuda Sol’dan yapılmış en nitelikli ve ufuk açıcı kitaptır. Ve hepimizi için değerlendirilmesi gereken görüşler içermektedir.

Modern çağın düşünce akımları da dinlerden, inançlardan, kutsal kitaplardan bağımsız, sıfırdan “tabula rasa’’ya yansıtılmış ürünler değildir. Her şeyi modernizmle başlatan akıl, büyük bir yanılgıdır ve bizi köklerimizden koparmakta tarihsiz bırakmaktadır. kendi geçmişimizde bütünleşmemizi engelleyerek hafızamızı silmektedir. Geçmişimizi ‘’Karanlık Çağ’’ olarak görmemizi isteyen aydınlanmacı akıl egemen sınıfların aklıdır. Aydınlanmanın kendisi bile geçmişin iktidarcı geleneğinin mirasçısıdır.

Doğa biliminin en ünlü siması Newton ve paradigması dinsel paradigmadan kopuk değildir. aydınlanmacılar Yahudi Hristiyan tarih felsefesinin iktidar cephesinden sürdürücüleridir. Sosyal bilimlerin kurucuları da dinlerden bağımsız bilim üretmemişlerdir. Ekonomide, politikada, sosyolojide Tanrısal yasalar keşfetmişlerdir. Sosyolojinin ya da sosyalizmin ilk kuramcısı kabul edilen Sant Simon ‘’Yeni Hıristiyanlık’’ adlı kitabı yazmıştır. Hegel’in Tarih Felsefesi dinseldir, diyalektik yasaları da bu eksende açımlanmıştır. Marksizm bu sosyal bilimlerin, felsefelerin, ve diyaletiklerin ürünüdür. Marksizm, anarşizm, feminizm, ekolojik hareketler geçmişin özgürlükçü akımlarının devamıdırlar. Hangisi Hz. Musa’nın Mısır köleliğine, Hz. İsa’nın kölelerin dini olmasına, Hz. Muhammed’in mazlumları temsil ettiğine itiraz edebilir. Hiçbiri Essenileri, Mazdekleri, Zenc hareketini, Karmatileri, Bogomilleri, Hasan Sabbah’ı, Amazonları, Hüsçüleri, Pir Sultan’ı, Şeyh Bedreddin’i, Thomas Müntzer’i ve diğer devrimci komünleri rededemez.

Her Çağdaş özgürlükçü akım bu geleneği bağlılığını ilan ediyor. Uzun bir dönem boyunca eski tarihi aydınlatmak için kutsal kitaplardan yararlanıldı. modern çağ dek köle ve köylü hareketleri genellikle dinsel düşünce bayrağı altında ortaya çıktı. Engels’in ‘Köylüler Savaşı’’ bunun örnekleri ile doludur. Modern çağın burjuva devrimleri denilen sürecin yaratıcıları çoğunlukla Protestan mezheplerdi. Dolayısıyla çağdaş özgürlükçü ideolojilerin kökleri de antik ve orta çağlarda ki Devrimci İslam (v.d. dinlerin) komüncülerine dayanır.

Pek çok Ütopya yazıldı. nice alanda büyük bilim insanları ortaya çıktı. Tarih biliminin, evrimin, atom ve kuantumun teorileri Darwin’den, Marks’tan, Max Planck’tan vd. yüzlerce, binlerce yıl önceki din alimleri, felsefeciler, tarikatlar, dervişler, bilgeler tarafından, belli düzeyde, ortaya konulmuşlardı. Özel mülkiyetin ilgası, Demokratik Halk Devrimleri, Sosyalist Devrimler, antik çağdan beri ortaya konmuş, pratikleştirilmişlerdi. Nice dinsel-İslami tarikat, İslam komünü kurmuştu. Dinler, İslam, mezhepler, tarikatlar ele alınırken bu devrimci, bilimsel, felsefi, komünal damarların ortaya çıkarılması, sahiplenilmesi, ve topluma aktarılması günümüzün olmazsa olmaz eylemi haline getirmeliyiz.

Toplumsal Ortak Değerler: Dün ya da bugün milat ya da Hicret’ten önce ve sonra bütün zamanlarda özgürlükçü, eşitlikçi hareketler daima sömürüye ve zulme karşı toplumsal değerleri savunarak mücadele ederler. Toplumu toplum yapan ortak değerler; ortak yaşam ilkeleri, ortak kültürel yaratımlar, anlam dünyası, ortak politik tutumlar, ortak ahlâki kurallar, ortak refleksler ve ortak yol haritalarıdır.

Cem, Cami, Cuma, Jam, Kilise, Havra, yoga, cemaat, cemiyet, cumhuriyet hem toplanma mekanları hem de toplum olmayı, ortak değerler etrafında bir olmayı ifade ederler. Dinsel kökleri gayet bellidir.

Kim toplumsal-ortak değerlerden uzaklaşır kolektif kültüre sırtını dönerse yozlaşma ve yabancılaşma ile toplum karşıtı konuma düşer. Özgürlük uğruna yola çıkıp sonradan yoldan sattıysa Bunun nedeni ortak değerlere ve ilkelere bağlı kalmamalıdır. İslam adına yola çıkıp eşitlik ve özgürlük ilkelerini reddedenler iktidar İslamına dönüştüler. Sosyalizm adına yola çıkan devrim yapanlar da benzer bir yabancılaşma ile devlet sosyalizmi üreterek iktidar tuzağına düşmüşlerdir. İslam’ın da sosyalizmin de mesajları evrenseldir. İkisinin de nihai hedefi sınıfsız, sömürüsüz, silahsız, sınırsız toplumdur, cennettir. Bu anlamıyla ikisi de ortak değerleri savunur. Devrimci-toplumcu İslam ile Devrimci Sosyalizm aynı dünyanın farklı kavramlarla ifadelerinden başka bir şey değildirler. Her devrimci ve cennet hedefi ile hareket eden din, inanç, mezhep ve tarikat böyle değerlendiriyoruz.

Yeni bir dil ve ilişki diyalektiği oluşturmalıyız: Düne, bugüne ve yarına tüm zamanlara yayılan bir özgürlük diyalektiği geliştirmek bütün özgürlükçü hareketlerin ortak kaygısı olmalıdır.

Geçmişin ve günümüzün dinlerini, inançlarını, felsefe ve ideolojilerini ayrımsız olarak sınayacak ortak ölçülerimiz olmalıdır. bunun için temel Kriter idealizm-materyalizm kutuplaşması olamaz. Bunun aşılması gerekir. Sömürüye ve zulme son vermek, özgür ve eşit bir dünya yaratmak, sınıfsız – Cennet uğruna mücadele etmek temel ölçüler olarak alınabilir. Bunlar keyfi, grupsal, kişisel değil; toplumsal kutsal değerlerdir. Ve bu değerler tarihin her döneminde vardır, uğruna mücadelelerde hiç durmamıştır.

İdealizm-Materyalizm İslam’ın kutsal kitabı Kur’an’da bir çözüme kavuşturulmuştur Ateizm dışlanmıştır.

‘’De ki; Hak Rabbinizdendir. Artık dileyen iman etsin dileyen inkâr etsin.’’ (Kehf-29)

‘’De ki; O’na İster inanın ister inanmayın.’’ (İsra- 107)

‘’Eğer Rabbin dileseydi yeryüzündekilerin tümü topluca iman ederdi O halde inanmaları için insanları sen mi zorlayacaksın. (Yunus-99)

Tarih boyunca idealist ya da materyalistik hep var olmuş ama bu egemen sınıfları sömürü ve zulmü illede reddeden bir kriter olmamıştır. İdealist- dindar iktidarlar ve maddeci iktidarlar toplumlara kan kusturmuşlardır. Burjuvazi de materyalidir toplumsal değerlerin düşmanıdır. idealizm-materyalizm kutuplaşmasından değil; sömürüye ve zulme karşı eşitlik ve özgürlük toplumunu savunan bir diyalektik üzerinden buluşalım.

Bir özgürlük diyalektiği çerçevesi çizmek içini doldurmak artık elzemdir. bunun içeriği tarihteki Toplumsal hareketler tarafından belli ölçüde doldurulmuş ve belirlenmiştir dinlerin kutsal kitaplarında da mevcuttur.

Madem ki ‘’Mülk Allah’ındır’’ o zaman mal mülk edinmek, sömürmek, servet sahibi olmamak gerekir. Özel mülkiyete son vermeyi savunmak fikrinde buluşmaktır bu anlayış. Harama el sürmemek, kadın-erkek eşitliğini savunmak, ataerkil kültüre karşı mücadele etmek, iktidarlara karşı toplumu, mücadeleyi yükseltmek gerekir. Hayatın ve kainatın bir bütün olduğunu unutmamalı ve bu bütünlüğün hiçbir parçasını mal, mülk, araç haline getirmemeliyiz. Doğayı araçsallaştırmamalıyız. Madem ki yerdeki ve gökteki bütün canlılarda ‘’Sizin gibi birer topluluktan başka bir şey değildir’’ (Enam-38) o zaman bu canlılar üzerinde egemenlik kurmamalı, haklarını savunmalı, öldürmemeliyiz. Ormanları yakmamalı, toprağı, suları, havayı kirletmemeliyiz. Ozon tabakasını delmemeli, yeryüzünü parsellememeli, sınırlar çekmemeliyiz.

Din, inanç, mezhep, farklılıklarını zulmü savunmadıkları sürece düşman görmemeliyiz. Diller etnisiteler, milletler-uluslar, renkler, cinsler üzerinde hak iddia etmemeli, birini merkeze alıp diğerini ötelememeliyiz.

Cennetin veya sosyalizmin yol haritasında ortaklaşmak mümkündür. İkisi de aynı amaçları ifade eder. Cennette mal, mülk, servet yoktur. Sermaye tapınakları, çok uluslu şirketler, tekeller, kredi kuruluşları, faiz lobileri, uluslararası para fonları, uyuşturucu baronları, fuhuş sektörü yoktur. Bankalar, sanayi tekelleri, oligarşiler, holdingler, gökdelenler, ağa, paşa, şah, padişah yoktur. Devletler ordular diktatörlükler yoktur. Nemrutlar, Firavunlar, petrol krallıkları, putlar, zina, doğayı sömürme yoktur. Sınırlar ve sınıflar yoktur. Dolayısıyla neye karşı olduğumuz ve ne yapacağımızın diyalektiği ortaya çıkmış oluyor. Evrensel mesaj her çağda aynıdır. Zulüm tarihin hiçbir döneminde hak değildir. İlerici zulümler yoktur. Eşitlik ve özgürlük diyalektiğinde ısrar edenlerin birliği zorunludur.

Her türlü sömürüye ve zulme son vermek için mücadele etmek ilkesi üzerinden birleşmeliyiz. Bu, her dini ve ideolojiyi sınayacağımız-değerlendireceğimiz vicdani ölçümüz, ahlâki tartımız, gönül terazimiz ve ortak aklımız olacaktır. Bu ve benzer amaçlar cephesinde bir yeniden inşayı gerçekleştirebilmeliyiz, ortak akılda buluşmalıyız.

Bir partide, bir dinde, bir tarikata veya dernekte birleşmek zorunda değiliz. Dindar, Deist ya da Ateist olabiliriz. Sünni, Şii, Alevi, Mecusi, Dürzi, Sabii veya Ezidi olabiliriz. Çok dilli, çok kültürlü, farklı renklerden olabiliriz. Bunlar bizi toplumsal olarak ayrı kılmaz. Farklılıklarımızı ve çok çeşitli toplumsallığımızı gösterir.

Hiç kimse bu farklardan vazgeçmek zorunda değil, hiç kimse bu farklılıklardan dolayı yadırganamaz, tekleşmeye zorlanamaz. Kimse inancından, dininden, ideolojisinden vazgeçmek zorunda değildir. Bu farklılıklar ortaklaşmamıza engel değildir. Tersine birbirimizi olduğumuz gibi kabul ederek birbirimize olan güvenimizi pekiştiririz. Bizi birleştirecek ve ayıracak olan şey sömürüye ve zulme karşı gösterdiğimiz tutumdur. Sınıfsız toplumu hedefleyen, zulme ve sömürünün her türüne karşı mücadele etmeyen dinlerin, komünist, anarşist, feminist, ekolojist hareketlerinin toplumsal bir karşılığı olmayacaktır. Egemen sınıfların ekmeğine yağ süren kuklalara dönüşürler.

Laiklik: Dünya çok dinli, çok dilli bir mekandır. Bu durumda laiklik vazgeçilmez bir ilişki biçimidir. Laiklik dinsizlik değildir ama hiçbir devrimci dinin diğerine kendini dayatmaması yasak koymaması için gerekli bir ilkedir. Tek bir din, mezhep ya da tarikat kendi yorumunu dayatırsa ‘’Dinde zorlama yoktur’’ kuralı boşa düşer.

Laiklik derken Okullarda öğretilen ve ezbere bilinen burjuva laiklik anlayışından bahsetmiyoruz! Laiklikten anladığımız ‘’Din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması’’ değildir. Çünkü biz konuyu devlet-din ilişkisi üzerinden okumuyoruz. Devlet merkezli teorik-pratik bir yaklaşımı savunmuyoruz!

Laiklikten anladığımız, farklı dinler ve ideolojilerin birbirlerini kabul edeceği ve ortak değerleri baz alarak kendini toplumsal kılacağı bir eylem, söylem ve yaşamsal ifade ilişkisidir.

Sömürüye ve zulme karşı olmak ilkesi üzerinde ortaklaştıktan sonra, herkes dilediği inancın ritüellerini istediği gibi özgürce yerine getirebilmelidir. Aynı şekilde seküler ideolojilere de dinsel zorlama, ritüellere uyma dayatmasının yapılmaması da laiklik ilkesini gerektirir. Bırakalım dinler arasında, aynı dinler arasında bile mezhepsel ve tarikat farklılıkları birbirini kabule yanaşmazlar. İşte bu nedenle birinin değil herkesin kendini ifade edeceği bir üst akıl değil (çünkü kimse alt akıl değildir) ama ortak akıl gerekir. Laiklik işte toplumsal özgürlük hareketlerinin ilişkilerini düzenleyen bir ilke olmaktadır. Kimseyi iradesizleştirmeden, ortak yaşamda buluşma ilkeleri esası üzerinde ortak yol haritaları, ittifaklar, programlar gerçekleştirebilmeyi sağlamalıyız. Mazlumları temsil edenlerin ortak düşünce ve davranış gücünü bölüp parçalamak zalimlerin işine yarar.

  1. yüzyılda sınıfsız toplumu gerçekleştirmek için nice devrimler yapıldı. Sosyalist hareketler, toplumsal değerleri yaşatmada zaaflar gösterince yabancılaşmaya ve çözülmeye başladı. Bu yüzyılda Devrimci İslam ulusal kurtuluş mücadelelerinde öne çıktı. Devrimci sosyalist hareketlerle sentezlenme çabaları da oldu ama bu eğilim cılız kaldı. Emperyalist-kapitalist ve feodal güçler iktidar İslamını sosyalizme karşı örgütledi ve aktif bir savaş gücüne dönüştürdü. Reel sosyalizmin dine bakış açısında modernist zaaflarla yüklü olunca, bu oyuna tuz biber ekti. Karşıtlık güçlendi.

Fakat 20. yüzyılın sonunda reel sosyalizm çözülünce, emperyalist güçler İslam ülkelerini hedef tahtası olarak belirledi. İşbirlikçi oligarşik iktidarları da kullanarak petrol, gaz, su vb. enerji kaynaklarını denetlemek için Müslüman dünyayı savaş alanına çevirdi. 21. yüzyılda hem enerji kaynaklarını hem de Müslüman dünyada çoğalan genç nüfusu denetlemek için Büyük Ortadoğu projesini ortaya koydular. Hatta konsepte uymuyor diye, işbirlikçi oligarşik iktidar İslamcılığını da hedefe koydular ve darbelerle yerlerinden etmeye başladılar.

Asya’dan Afrika’ya dek etnik ve dinsel mezhep ve tarikatları, Alevi, Sünni, Şii toplulukları, yeni örgütleri de yaratıp finanse ederek, silahlandırıp, savaştırıp, çatıştırıp Müslüman Dünyada biriken öfke ve tepkiyi nötralize etmeyi hedeflediler. Kendileri de jeostratejik noktaları denetleyecek, jeopolitik konumlarını güçlendireceklerdi.

Bu projeye karşı Devrimci İslam olarak güçlü bir karşı koyuş göremedik. Rojava’daki direniş dar bir alanda baları sağladı. Müslüman halkın direnişiyle Ortadoğu’da iktidarlar yerinden oynadı ama yerine bir benzeri oturdu. Rojava dışında Müslüman dünyadaki devrimci sosyalist hareketlerinde mevcut projeye karşı bir cevap oluşturmadıkları ortadadır. 3. Dünya Savaşı bölgemizde yaşanmaktadır. ateş bizim evimize, Müslüman dünyanın topraklarına düştü. Bütün emperyalist güçler burada ve üzerimizde planlar yapmaktadırlar. Bizi birbirimizle savaştırıp keyiflerine bakmaktadırlar. İktidar İslamı ise emperyalist güçlerden birilerinin yanına yanaşarak yaşamakta ve toplum onların umurunda değildir. Savaşları nedeniyle sürgün yollarındayız. Doğduğumuz topraklardan kovuluyoruz, göç yolundayız, mülteci kamplarındayız. Sosyal bağlarımızdan, komşularımızdan, ailelerimizden, duygu dünyamızdan koparılıyoruz. Okyanuslarda can derdindeyiz, ölüyoruz ve kıyılara vuruyor cesetlerimiz. Kadın ve çocuk, yaşlı ve genç hepimiz insan tüccarlarının eline düşüyoruz. Yakılıp yıkılmaktan, savaşlardan dolayı göklerden kül yağıyor, yerlerde kan kuyuları oluşuyor. Mezarlarımız bile olmuyor, var olanları da gökdelenlerin gölgesinde ve ayaklarının dibinde kalıyor. Değerlerimize sahip sahip çıkmadıkça artı-değere yenik düşüyoruz. Hayatlarımızı uyuşturucu, fuhuş, kumar ve intiharlar kuşatıyor. Açlıklar, hastalıklar, ecelsiz ölümlerin adresi bize çıkıyor. Özetle; Dünya dönüyor, mazlumlar ölüyor! Antikapitalist bir toplumsal kurtuluştan başka hiçbir çaremiz yoktur. Bu görevde bize düşmektedir.

Kaynak: Adil Medya

http://komundergi2.com/islam-ve-sol-calistayi-icin-notlar-ve-oneriler-erol-dunda
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2019.04.02 19:29 NewsJungle Seçimler yapıldı, ileriye bakma zamanı

Türkiye, Pazar günü yüzde 80'in üzerinde katılım oranıyla tarihi bir belediye seçimi yaptı. Halkın İttifakı seçmenlerin yüzde 52'sini aldı, çünkü seçmen ekonomik sıkıntı ve uluslararası bir karalama kampanyası sırasında siyasi istikrarın ardındaki ağırlığını, Cumhuriyet'in 2023'teki Cumhuriyet öncesi seçiminde son seçimlerinde aldı.
2014 belediye seçiminde PKK’nın siyasi kanadı olan Halkların Demokrat Partisi (HDP), kitlesel halk barış süreci zemininde tarihi bir zafer kazandı.
Ertesi yıl yapılacak parlamento seçimlerinde de benzer başarılar elde etti. Yine de terör örgütü PKK'nın şiddete dönüşü ve HDP liderliğinin grubun yıkıcı kentsel savaş kampanyasına desteği popüler öfkeye yol açtı. Dahası, HDP'ye bağlı belediye başkanlarının terör finansmanı ve işe alım çabalarını engellemek için bağımsız mütevellilerle değiştirilmesi, yerel topluluklardan sıcak bir karşılama aldı. Sonuç olarak AK Parti, Şirnak ve Bitlis de dahil olmak üzere eski PKK kalelerinde, sonunda terörizme boyunduruğuna karşı konuşabilecek yerel halkın desteğiyle belediye başkanlığı yarışları kazanabildi.
Batı medyası, Mart 2019 belediye seçimlerinde geleneklerden kopmadı. Bir kez daha, kendi ilan ettiği "Türkiye uzmanları", ülkedeki siyasi durumla ilgili küresel izleyiciyi yanılttı. Son haftalarda, milyonlarca insan utanmadan, Türk ekonomisine karşı süren saldırı ve terör tehdidinin devam etmesi nedeniyle Erdoğan'ın ciddi bir yenilgiye uğrayacağı iddiasına maruz kalmadı. Ancak seçim sonuçları, Halk İttifakının kampanyasını ulusal hayatta kalma meselesi etrafında inşa ederek doğru çağrı yaptığını gösteriyor. Mesaj, ülkenin ağırlıklı olarak sağ eğilimli seçmenlerine açık bir biçimde cevap verdi - bu da Daily Sabah okurlarına sürpriz olmamıştı.
Sonunda, seçmenlerin bir kez daha yanlış oy kullandıklarını kanıtladı. İngiltere’nin 2016’da yapılacak cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Avrupa Birliği’nden ve Donald Trump’ın zaferinden ayrılmasını öngörmekte başarısız olan anketörler, bu hafta sonu Türk seçmenlerin davranışlarını doğru bir şekilde yansıtamadılar.
Buna karşılık en büyük kazanan ise Türkiye demokrasisi oldu.
Son haftalarda, sayısız cezaevi, konuşma başkanları ve koltuk generalleri, Türkiye'nin özgür ve adil seçimlerinin doğası hakkında sorular sormaya çalıştı. Temelsiz suçlamalarına rağmen, tüm kökenden gelen politikacılar belediye başkanlığı seçimlerine itiraz edebildiler. Hem oylama prosedürü hem de sayım şeffaf bir şekilde ve tüm siyasi partilerin temsilcilerinin huzurunda gerçekleşti. Sonunda, Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) liderliğindeki Ulus İttifakı, Ankara ve Antalya gibi önemli metropol bölgelerini kazanmayı başardı. Solun, Mansur Yavaş gibi merkez sağ politikacılara ihtiyaç duyması için Halk İttifakı'nın gücünü tekrar teyit etmesi gerekiyordu. Türk Komünist Partisinin (TKP) Fatih Mehmet Maçoğlu, görevdeki HDP'ye karşı belediye başkanlığı yarışını kazandığı Tunceli'de bir başka ilginç gelişme yaşandı.
submitted by NewsJungle to Turkey [link] [comments]


2018.08.26 12:29 airdropsepeti KUZEY KORE BİR KRİPTO KONFERANSI DÜZENLİYOR

KUZEY KORE BİR KRİPTO KONFERANSI DÜZENLİYOR

https://preview.redd.it/o79s4gx7zei11.png?width=590&format=png&auto=webp&s=f706a4ab6ddca1513c200717bb5c3f6a98422feb
Güney Koreli Yonhap haber ajansının aktardığı ABD merkezli Radyo Free Asia (RFA) tarafından hazırlanan bir rapora göre kripto alanındaki kötü tanıtımdan muzdarip komünist devlet olan Demokratik Halk Cumhuriyeti Kuzey Kore Cumhuriyeti, Ekim ayında Pyongyang'da bir kripto para ve konferans konferansı düzenleyecek.
İlk Kore Uluslararası Bloklaşma Konferansı, 1 Ekim'den başlayarak Kuzey Korenin başkentinde iki günlük bir etkinlik olacak. Rapora göre, konferans dünyanın dört bir yanından uzmanları bir araya getirecek. Katılımcıların, 3 Ekim’de Kuzey Kore’deki devlet kuruluşlarının temsilcileriyle de toplantı yapmaları bekleniyor.
Bir güvenlik uzmanı, anonimlik durumundan bahsetmişken, radyo istasyonuna Kuzey Kore'nin son teknoloji kripto ve blockchain teknolojileri söz konusu olduğunda yeteneklerini göstermeye çalıştığını söyledi.

Yeni Hacking İddiaları Konferansı Göz ardı Edebilir


https://preview.redd.it/a3gxi24jzei11.png?width=300&format=png&auto=webp&s=2dfe22dfbb29058d22c6cdceb29939994ae98a19
Yaklaşan Pyongyang olayı ile ilgili haberler, komünist rejimi Batı'daki dijital güvenlik zafiyetlerini yasadışı yollarla kripto sermayesi elde etmeye zorlayan başka bir rapordan sonra geliyor. Genellikle Kuzey Kore ile bağlantılı bir siber suçlar örgütü olan Lazarus Group, birden fazla işletim sistemini etkilemek için uyarlanmış yeni bir kötü amaçlı yazılım kurdu.
Siber güvenlik firması Kaspersky'nin araştırmacıları, varsayılan Kuzey Koreli bilgisayar korsanlarının yakın zamanda Fallchill adında bir trojan kullanarak “Applejeus” adlı yeni bir kampanya başlattıklarını iddia ediyorlar. Cryptocurrency-stealing yazılımı, Asya'da adlandırılmamış adsız bir kripto para birimi değişiminin BT sistemlerine girdikten sonra keşfedildi.
Saldırı, platform çalışanlarından birinin meşru görünen bir web sitesinden virüslü bir kripto ticareti uygulamasını indirmesinden sonra gerçekleşti. Uzmanlar, Fallchill trojanının sadece Windows PC'leri değil, aynı zamanda MacOS cihazlarını ve muhtemelen Linux makinelerini hedeflemek üzere yeniden tasarlandığını söylüyorlar.

Kuzey Kore'nin Kripto Dosyası


https://preview.redd.it/ovfrj4xhzei11.png?width=300&format=png&auto=webp&s=f8ac16afabb86d0839673d0377ce266e8b002b22
Kuzey Kore'nin çalınan cryptocurrency'yi ele geçirmeye çalışmakla suçlanması ilk değil . Mart ayında, Asya-Pasifik bölgesinde eski NSA yetkilisi ve siber güvenlik uzmanı Priscilla Moriuchi, Kuzey Koren'in 2017'de madencilik ve korsanlık yoluyla en az 11.000 bitcoin (BTC) elde ettiğini söyledi . O sırada kripto servetinin değeri tahmini olarak 200 milyon dolardan fazlaydı
Geçen yıl, ünlü Lazarus Grubu, Güney Koreli kripto para birimi takasıyla ilgili saldırılara karışmıştı. Seul'deki istihbarat kaynaklarına göre, Kuzey Koreli bilgisayar korsanları, ülkenin en büyük kripto ticaret platformu olan ve 30.000'den fazla kullanıcıya ait kişisel verileri ihlal eden Bithumb'da yer alıyorlar.
Küresel finansal sisteme sınırlı erişim ile uğraşmak zorunda kalan Pyongyang, sınırsız ve anonim işlemler açısından kripto paralarla gelen fırsatlardan da yararlanmaya çalışmaktadır. Kim Jong-un rejiminin ülkenin uzaydaki potansiyelini geliştirmeye yönelik niyetlerinin ciddiyeti, Pyongyang Üniversitesi'nin kripto dersleri yürütmekte olduğu yönündeki raporlarla doğrulandı.
Kaynak: https://airdropsepeti.com
submitted by airdropsepeti to u/airdropsepeti [link] [comments]


2017.06.09 09:20 tarihsel_maddeci Proletarya Sosyalistleri Kuşatmayı Kırıyor - 3

Ayrım - II Kuşatmayı gerçekleştirenlerin düşünce yöntemi (ya da yöntemsizliği)
Parababaları solunu destekleyen, teorik besinini Dengizm, post-modernizm, nihilizm, anarşizm ve günümüz ultra-emperyalistçileri (eskiden Kautsky savunurdu bu safsatayı) otonom komünistlerinden alanların HKP'yi her türlü gerici ideoloji ile itham etmektedir.
Bir kaç örnekle açıklayalım.
Kurtuluş Savaşı sadece Türkiye'de gerçekleş"miş"
HKP'nin Birinci Anti-Emperyalist Kurtuluş Savaşı'na yönelik görüşlerini, "sanki sadece Türkiye'de bu tür bir savaş yaşanmış gibi değerlendiriliyor" şeklinde açıklayanlar var. Halbuki böyle bir tavrı partinin hiçbir yazısında, hiçbir tavrında bulamazsınız. Bunu söylemek, diğer sömürgeleşmiş ülkelere hareket olur. Yani HKP, şovenizm ile itham edilmektedir.
Yine dünyada Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı gibi bir olgu yaşanmamış gibi, ortaçağcı zihniyet ve nefret Osmanlı idaresi altındaki her ulusa egemen değilmiş gibi ve bu nefretin kullanım şekli emperyalistlerin çıkarına olaylarla gelişmemiş gibi konuşurlar. Kendileri, parababalarının mavi kitabını (ki bir propaganda kitabıdır), anılarını çok severler. Ancak SSCB tarihçileri de aynı süreci kaleme alınca apışıp kalırlar, "ya bu reel-politik" diye ağlamaya başlarlar. 1915 tehciri ve Çanakkale Savaşı'nın niteliği konusunda bu iki itiraz, sık sık dillendilir. Halbuki bu iki olay da, Osmanlı'yı parçalama ve paylaşma politikalarının birer sonucudur.
İçerik hakkında fikri olmayınca, üslup üzerinden dolanmaca
Partililer, eleştiriye gelmemekle, kızmakla ve sert bir dil kullanmak ile suçlanır. Bunun altında savunulan teorinin zayıflığının yattığını ortaya koyarlar. Öncelikle son cümleden başlamak gerekirse, HKP'deki teorik güç, en kıdemsiz, en genç üyelerimizde bile, farklı kıdemlerin en kıdemli üyelerini un gibi dağıtacak kapasitededir. Proletarya sosyalisti olmak, teoriye hakimiyet ve sürekli okuma yapmak ile layığını bulabilir, başka türlüsü olanaklı değildir. Türkiye topraklarında, bilimsel sosyalizme yönelik en kaliteli eğitimi yapan ve bunu pratiğe yansıtan, HKP'den başkası değildir. Şu kabul edilebilir, üyenin aldığı eğitimde eksikler olabilir, günümüzdeki önderlik vasıflarını, işgücü açısından, taşımak açısından yetersiz kalabilir. Ancak bunların giderilmesinde azami çaba gösterilmektedir.
Bizlerin öfkesinin sebebine gelince, bu öfkenin sebebi de zayıflık değil, hala en basit gerçekleri kavrayamayan, hala teorik besinini çevirmenlikten alanların karalamalarıdır. Haydi bilerek yapmıyorlar diyelim, onun dışında ukalalıkları ve karşı-eleştiriyi kabul etmeyişleridir. Teorik metinlerimizi okumadan gerçekleştirilen değerlendirmelerdir.
Bizi sinir eden "Biji serok Obama(Trump)" diyenlerdir. Bizi sinir eden işgalci Yunanistan hükümetinin başında bulunan Syriza'ya benzeme yarışıdır.
AB emperyalizmi denmez, haşa!
Yine başka bir saçmalık, uluslararası emperyalist kurumların adı ile çağrılmasını (yani AB-D emperyalizmi denmesini) "şovenizm" olarak adlandırırlar. Bu noktada insanın sabırlı kalması gittikçe zorlaşmakta. Örneğin AB emperyalizmi dediğimizde, AB'nin emperyalist olmadığı gibi yaratıcı bir söz söylenebiliyor. Onlara göre AB'nin emperyalist olabilmesi için, tüm egemen ülkelerin bu haklarını AB'ye devretmesi gerekmekte ve birleşmesi gerekmektedir.
Bu emperyalist ulusların ortadan kalkmaması için Avrupa Birliği kuruldu desek ne denir öyleyse? Finans-kapital ekipleri sadece kendi ulusal sınırlarında değil, diğer uluslar ile de rekabete girmemek için bu tekelci birliği kurduğunu ve nihai kararları bu tekelci birliğin patronları tarafından verildiğini söylesek ne cevap verilebilecek?
Söyleyelim, hiçbir şey. Bugün olgu, AB'nin emperyalist bir birlik olmasıdır. Bugün hep beraber AB'ye katılan eskiden doğu bloku olan ülkeleri ve Türkiye'yi hep beraber kurdukları tekel gücüyle sömürmektedir. AB, Frankfurt'ta iktisadi merkezi olan, Brüksel'de ise politik merkezi olan bir emperyalist kurumdur. Bu kurumun temsilcileri, hiyerarşik bir şekilde üye ülkelerin birbirlerini sömürmesi için Bildenberg gibi emperyalist plan toplantılarına katılır, burada kararlar alır. Çıkarlar, her zaman AB'nin ve onun müttefiki ABD'nin parababaları çetelerinin çıkarlarına göre belirlenir.
Ülkesinin çıkarı arada AB ile çatışıyor diye AB emperyalist bir birlik olmaktan çıkmaz. Fransa ve Almanya emperyalizmleri eğer çıkarlarını birbirleri ile rekabet yerine ortak tekeller kurmakla bulmuşlar ise, bunun adı AB emperyalizmidir. Burada Avrupa sağ hareketlerinin (faşist, neo-nazi, neo-con fark etmez) savunduğu gibi AB'nin yerine benim ulusumun finans-kapitali sömürsün, ben bu yüzden AB'ye karşıyım diye bir vurgu yok. Arada çıkıp bir Alman muhafazakarının ya da bir Fransız liberalinin AB parlamentosundaki şovenist tutumu, AB karşıtlığı ya da AB yandaşlığı bu gerçekliği değiştirmez.
Daha şaşırtıcısını belirtelim, bu tavrı uygulayan sadece SYRIZA olmaya özenen partiler değil. Yeni Sahte TKP'lilerden bir üye, SYRIZA'nın da "AB emperyalizmi" dediğinden dolayı kendilerinin kullanmadığını belirtiyor. Halbuki bunun bir takiye olduğunu, SYRIZA'nın AB'deki hiçbir finans-kapitalist ekipten rahatsız olmadığını, herkes görmekte. Kaldı ki, SYRIZA olmaya en çok özenen ÖDP'nin "emeğin Avrupası" sözü üzerine yıllarca tartışmalar gerçekleşmiştir.
"Syriza o bebeği, emeğin Avrupasını besleyen, beşiğini hazırlayan, üşümesin diye üstünü örten, bebeği boğmak için fırsat kollayanların önüne dikilen siyasal hareketlerin suyun öte yakasında boy veren bir halkası… (Aydın Engin - Cumhuriyet Gazetesi)
Syriza'nın gerçekleştirdiği takiye yüzünden kavrama karşı olmak, ancak böyle skolastik düşünce sahiplerine yakışırdı.
Avrupa Birliği adlı gayri-hristiyan karşıtı, şovenist örgütün birliğini "bugün şirketlerin Avrupası ama yarın emeğin Avrupası olacak" diyerek kutsayan, ilerici sayanlar, bugün işlerine gelmeyince AB emperyalizmi diyorsa bize ne? Yeni sol ya da yeni sosyal şovenlerin, faşistler gibi "AB çok bozdu" demesinden bize ne? Bu uluslararası finans-kapitalin parçası olan AB'nin, ABD ve Japonya emperyalizmi ile de el ele vererek (zaman zaman Çin ve Rusya da dahil buna) hep beraber, ayrı gayrı olmadan çatır çatır sömürdüğü gerçeğini değiştirir mi? Yine tekrar edelim, AB emperyalizmin arada ABD emperyalizmi ile müdahale alanlarını tartışması da olguyu değiştirmez.
Diğer yandan, Yunanistan ile dayanışma gösterelim diyen, borçlarını ödeyelim diyen hareket biz miyiz? Hayır, biz de işçi sınıfı ile dayanışma gösterilmeli diyoruz ve bunu pratik olarak PAME'nin de desteklediği, Yunanistan merkezli dünya sendikalar federasyonu ile çalışarak gerçekleştiriyoruz.
Bugün HKP destekçileri, militan sendikacılık, kızıl sendikacılıkları sebebiyle taşımacılık sendikası enternasyonali yönetiminde, neden KP'den, HTKP'den ya da TKH'den değil de HKP'den, bunun sorulması gerekmekte. Dolayısıyla HKP'den SYRIZA çıkmaz.
İşte yukarıda belirttiğimiz akımların "komünizm" diye sattığı pislik... Özellikle de Neo-Maoizm, son kertede AB (eskiden AET) emperyalizmi ile hoş-beş etmeyi meşru görürdü. Şimdi aynı saçmalığı ÇKP'nin komünist enternasyonalde saçtığı gibi diye komünist partiler savunuyor. Bu süreç, bugün SYRIZA'ya karşı gözüken partilerden yeni SYRIZA'lar üretecektir.
İtirazın başka bir dayanağı ise, yine emperyalist bir ekip olan NATO açısından bakılarak "NATO emperyalizmi" denilememesidir. Soralım peki, NATO bir "devlet" yapısı girişimi mi? NATO para mı basıyor? NATO'nun başkenti mi var? NATO uluslararası finans-kapitalin terör örgütü aygıtıdır. AB gibi siyasal yapıyı temsil eden birlikte NATO gibi askeri yapıyı yan yana koyup "NATO emperyalizmi yok, AB emperyalizmi de yok o zaman" demek, skolastik kaptan yemek yiyiştir.
Türkiye'ye yarı-sömürge denmez(miş)!
Başka bir itiraz ise "yarı-sömürge" olarak değerlendirdiğimiz ülkemizin durumu ile ilgili. Kendilerine göre, ülkemiz ulusal egemenliğine kavuştuğundan dolayı sömürge olamaz. Bu mantık, özellikle DSİP adlı işbirlikçi grubun düz mantığı ile benzerlik göstermekte. "Eğer ulusal meclisi varsa, bağımsızdır, yoksa değildir."
Gerçek olan nedir?
Türkiye'nin sadece iktidarı değil, finans-kapitali ve tefeci-bezirgan destekli finans-kapitali, sapına kadar AB-D emperyalizminden emir almaktadır. Tüm aygıtları ile ona bağlanmıştır. Onunla rekabet etmemektedir. Onun çıkarlarının, tekellerinin karşısına çıkmamaktadır. Ülkenin ayrı meclisi, yasaması, anayasası olması demek, "tam bağımsız" olduğu anlamını çıkarmaz. Çünkü o ülkenin cumhurbaşkanı, başbakanı, AB-D emperyalizmi ile ortak toplantılarda emir alıyorsa, ekonomik çıkarları IMF denen mafya örgütü doğrultusunda güdüyorsa, bu bir ülkenin bağımsız olmadığı, sözde bağımsız olduğu anlamına gelir. Bu kişiye ister Ecevit, ister Demirel, ister Davutoğlu, ister Milyon Ali diyelim, fark etmez.
Tüm bu sebeplerden dolayı Türkiye yarı-sömürge bir ülkedir. Yunanistan gibi "dünya bankası alacaklıları fonu" kurulmasına az kalmış bir ülkedir. Koç'u, Sabancısı, Eczacıbaşısı, Çalık', Torun'u, Kolan'ı, Albayrak'ı emperyalizmin dediğinin dışında "tık" bile diyemez. Ara sıra derse de, 15 Temmuz hesaplaşmasındaki gibi, terbiye edilirler.
"Tam Bağımsız Türkiye" mi? Tövbe de!
Bilgisinden asla şüphe edilmez arkadaşlarımıza göre, "Tam Bağımsız Türkiye" sloganı da günahkarlık sebebi olmaktadır. Çünkü kendi düşüncelerine göre, AKP "bağımsız" bir parti ve Türkiye ise "bağımsız" bir ülke olarak, finans-kapitallerin emrinde "tam bağımsız" sömürü yapabilir.
Lafı istediği gibi anlamak dediğimiz şey bu olmalı sanırım. Peki proletarya sosyalistleri nasıl değerlendirir konuyu? "Tam Bağımsız Türkiye" sloganı, içimizdeki düşman Türkiye finans-kapitalinin de sonudur. Lenin'in dediği gibi "her ulus, iki ulustur". İkinci uluslar(finans-kapital), bugün işbirlikçiliklerinde sınır tanımamaktadır, tüm ülkeleri yarı-sömürge haline getirmektedir, birinci ulusu (işçi, köylü, üretmen, esnaf, memur vs...) sömürmektedir.
Bu farkı kavrayamamak, teoride de hatalara sebep olmakta. Bugün çok sayıda grup, minima programı terk ederek, maksima programı benimsemekte. Halbuki, Türkiye'de tefeci-bezirgan bir antika zümreye, köylülük gibi bir tabakaya ve Kürt ulusu gibi bir sömürgeye sahip oldukça, maksima program(sosyalist devrim) uygulanamaz. Türkiye'de finans-kapitalin dışındaki küçük ölçekli sermayedarlar, üretmenler devrimci süreçte tarafsızlaştırılabilir, müttefik edinebilir. Burada kıstas, karşı-devrime olan karşıtlığıdır o sınıf üyesinin. Marksizm-Leninizm biliminin kanunlarına göre işleyecekse, Türkiye'de süreç minima program(demokratik devrim) sürecidir. Bu da işçileşip köylüleşmiş, birleşik, hatasından arınmış, derlenmiş bir proleterya partisinin öncülüğünde yapılır ki, Türkiye'de dahil böyle bir parti yoktur. Türkiye'deki köylüleri topraklandırmadan, tefeci-bezirgan zümreyi tasfiye etmeden, Türkiye fabrikalarını ağır sanayi ve en üst düzey teknolojiye uydurmadan, sosyalist devrimin gerçekleşmesi olanaklı değildir.
Lenin'in İki Taktik adlı kitabında aşamalı devrimin ve programlarının üstüne tartışmalara nokta koyan görüşler belirtilmekte, tabii ki anlayabilene.
Bu bağlamda Türkiye'deki iktidarı değerlendirirsek, AKP bir emperyalist proje partisidir. Bu partinin nasıl yaratıldığı, finans-kapital tarafından nasıl desteklendiği, nasıl Türkiye'yi harcadığı ortadadır. Bundan kimin çıkarı olduğu ortadadır. Nasıl ki Mursi (ya da bugün Katar) projesi bittiyse, AKP projesi de bitmiştir ve yerine gelecekleri hazır olmadığı için "durum idare edilmektedir". Emperyalizm sadece "ayakta tutarak" dizginlemez yarı-sömürgelerini, onları "yıkıp yeniden kurarak" da dizginler.
"Emperyalist toplantılarda karar almıyorlar, eğleniyorlar!"
Diyeceksiniz şaka mı bu? Maalesef bunu da diyene de rastlamış durumdayız. Bildenberg, G-20, Davos gibi emperyalistlerin ahırı olan toplantılarda aslında kararlar alınmadığına, burada finans-kapitalin eğlenerek, kendini tatmin ettiğine inananlarımız var. Peki, düşmanımız aslında melekmiş, suçlu olan bizleriz.
O toplantılara emperyalizm ile içli dışlılığı ortada olan katılımcılarının olması hiç önemli değil aslında. Finans-Kapitalin tüm eli kanlı katilleri, işçi düşmanları, karar alıcıları toplanıyor, Dünya'da nereyi paylaşacağını değil de, geyik muhabbeti yapıyor"muş". Özellikle de Bildenberg gibi toplantılarda, toplantıda ne konuştuklarını da halka açıklamıyorlar, düşünün ihanetin boyutunu.
Buna yönelik itirazı ise şundan kaynaklanmakta, biz uluslararası finans-kapitali düşman bellerken, yerli finans-kapitali ve işbirlikçileri gizliyormuşuz. Tam zıttı, onun rolü devrimciler açısından gün ışığı gibi ortadadır. Yerli finans-kapital, her zaman uluslararası finans-kapitalin dediğini yapar. Çünkü adı üstünde, finans-kapital bu, huyu böyle. 19. yüzyılın vatansever burjuvazisi değil, sivil örümcekçilik ağları ile birbirine bağlanmış, çıkarlarını korumak için onurunu bile satacak bir zümredir bu. Hepsinin eyeri, uluslararası finans-kapital tarafından bağlanmıştır. 20. yüzyılda ülke topraklarında egemenliğini yitiren komprador burjuvazi olsun, onu tasfiye eden ve tekelcileşen Anadolu Burjuvazisi olsun, finans-kapital olduğu anda, her zaman işbirlikçidir.
Son olarak, HKP'nin gerisinde 160 yıllık kapı gibi bilimsel sosyalizm geleneği, ayrıca 8000 yıllık olduğu söylenen medeniyetin gidiş kanunlarını keşfetmek gibi bir avantaj var. HKP'nin söylediklerini çarpıtmak yerine, önce okunmalı. Bu tür saçmalamalara rağmen, anlatmaya devam edeceğiz sakince. Çünkü "insandır, kırılır".
Devam Edecek...
submitted by tarihsel_maddeci to komunizmturkiye [link] [comments]


Uluslararası 1 Mayıs Konseri ULUSLARARASI SOSYAL POLİTİKA - Ünite 1 Konu Anlatımı 1 ULUSLARARASI HUKUK I - Ünite 6 Konu Anlatımı 1 Mustafa Suphi Hep Bizimle!.. komünist parti manifestosu nedir? TKP'nin Sesi: 21 Ekim 2019 - Pazartesi ULUSLARARASI POLİTİKA I - Ünite 1 Konu Anlatımı 1 Selam Sana, Selam Kavgana! ULUSLARARASI İŞLETMECİLİK - Ünite 1 Konu Anlatımı 3 Uluslararası Eylem Günü: TKG'den Filistinle dayanışma eylemi

'Komünist' belediye başkanından bir ilk daha: Ovacık Sanat ...

  1. Uluslararası 1 Mayıs Konseri
  2. ULUSLARARASI SOSYAL POLİTİKA - Ünite 1 Konu Anlatımı 1
  3. ULUSLARARASI HUKUK I - Ünite 6 Konu Anlatımı 1
  4. Mustafa Suphi Hep Bizimle!..
  5. komünist parti manifestosu nedir?
  6. TKP'nin Sesi: 21 Ekim 2019 - Pazartesi
  7. ULUSLARARASI POLİTİKA I - Ünite 1 Konu Anlatımı 1
  8. Selam Sana, Selam Kavgana!
  9. ULUSLARARASI İŞLETMECİLİK - Ünite 1 Konu Anlatımı 3
  10. Uluslararası Eylem Günü: TKG'den Filistinle dayanışma eylemi

Türkiye işçi sınıfı ve emekçileri, uluslararası komünist ve işçi hareketi, TKP’nin kurucusu, ilk başkanı, büyük enternasyonalist, ateşli yurtsever, dünya kom... 18 ülkeden sendikaların ve sanatçıların katılımıyla Uluslararası 1 Mayıs Konseri Covid-19 nedeniyle hayatını kaybeden işçilere ve hastalıkla mücadele eden sa... Uluslararası sosyal politika kavramını tanımlayabileceksiniz. Uluslararası sosyal politikanın evrensel ve bölgesel düzeyde gelişimini açıklayabileceksiniz. Uluslararası sosyal politika ... Uluslararası barışçıl çözüm yollarının gelişimini özetleyebileceksiniz. Uluslararası hukukta barışçıl çözüm yollarını gruplandırabileceksiniz. Barışçıl çözüm... Komünist Parti Manifestosu (Almanca: Das Manifest der Kommunistischen Partei), Karl Marx ve Friedrich Engels tarafından ilk olarak 21 Şubat 1848'de yayımlanan yazı, komünizmin ilk bildirgesi ... Uluslararası politika kavramını tanımlayabileceksiniz. Tarihsel açıdan uluslararası politikanın gelişimini açıklayabileceksiniz. Diplomasi, uluslararası hu... Küreselleşmenin uluslararası işletmecilik bağlamında anlamını betimleyebileceksiniz. Uluslararası işletme, ticaret ve yatırım alanlarındaki temel kavramları tanımlayabileceksiniz. O ... Türkiye Komünist Gençliği (TKG) üyesi öğrenciler, İstanbul'da bulunan İsrail Konsolosluğu önünde Filistin'le dayanışma eylemi gerçekleştirdi. 18-20 Ekim tarihleri arasında İzmir’de gerçekleştirilen 21. Uluslararası Komünist ve İşçi Partileri toplantısı dün sona erdi. “Komünist Enternasyonal’in kuruluşunun 100 ... İşçi sınıfının, Türk ve Kürt halkının değerli evladı, uluslararası komünist ve işçi hareketinin seçkin militanı, Türkiye İşçi Partisi Genel Başkanı Behice Boran yoldaşı ...